bir yaşam anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir yaşam anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Veda..

 Bu gece aniden çalan telefonda çocukluk arkadaşımın adını görünce, ''Kurtulmuş..'' dedim. Zar zor gözlüğümü bulup kapanan telefonu tekrar açıp, aradım arkadaşımı. Sesi ağlamaklıydı. 

 ''Kaybettik..'' dedi. Bu saatte aradığı için özür diledi.,

 '' Ne demek o,saçmalama,'' dedim. Cenazenin kaçta kalkacağını bilmediğini, sonra haberdar edeceğini söyleyip kapattık. Bir süre uyuyamadım. Baktım olmuyor ,kalkıp dualar ettim. Uyumuşum. 

Müzeyyen teyze, çok güzel bir kadındı. Hatta sokağımızın en güzel kadını. Gür siyah saçları, beyaz teni, kırmızı rujlu dudakları ,hoş duruşu, güzel konuşması. Çocukken hayran olduğumuz kadınlardan. Eşini çok genç yaşta kaybetmişti. sanırım biz o zamanlar 20'lerimizi başındaydık. Arkadaşım ve on yaş küçük erkek kardeşine , hem anne hem baba oldu yıllarca. Bir daha evlenmedi, hep çocuklarını çevresinde tuttu, onlarla birlikte yaşadı. 

Arkadaşım evlendi ,Müzeyyen teyze yine onlarlaydı. Evlilik yürümedi, damat gitti onlar ana-kız ayrılmadılar. Yıllar sonra arkadaşım ikinci kez yuva kurdu ;bu kez annesinden ayrı bir evde yaşama kararı aldı ama sadece iki apartman ötede. Zaten Müzeyyen teyze de oğlunu evlendirmiş ve gelinini yanına almıştı. Şanslıydı; gelini ona ikinci bir kız evlat oldu ,arkadaşım içinse olmayan kız kardeş gibi.

  Uzun yıllar, herkes gibi inişli çıkışlı da olsa, güzel bir yaşamları oldu. Gel gelelim hayat bir yere kadar düzgün gidiyor. Yaş ilerledikçe hastalıklar artmaya başladı. Gençliğinden beri çok fazla sigara içen Müzeyyen teyze ,pandemi yılları ile birlikte sıkıntılı süreçlere girdi, hastalıklarla boğuştu . Sonuçta hepimizin kaçınılmaz sonu ile bir sonbahar günü ,yirmi altı gün kaldığı yoğun bakım odasında karşılaştı. Hayata veda etti. 

Dün ikindi vakti cenazesindeydik. Kapalı bir havada  koyu gri bulutlar, serpiştiren yağmur taneleri ve esen lodos rüzgarı eşliğinde uğurlandı. Cenaze mezarlığa defnedilirken ,kalabalık dualarla yanındaydı. ''Önceden kadınlar mezarlığa gelmezdi'' dedi arkadaşım. 

''Evet,'' dedim ''cenaze adetleri de değişti.''

 Hoca efendi getirdiği mikrofonla, ekolu sesiyle bir mezarın kenarına oturmuş ,dualar okumaya devam etti. Toprağa verilme bittikten sonra, arkadaşım ve kardeşi kenarda düzgün bir yerde durup taziyeleri kabul ettiler. Sırayla sıkılan eller, üzgün yüzler , teselli kelimeleri..

Müzeyyen teyze ile vedalaşma zamanı. Mekanı cennet olsun.


 Not:Haftasonu kaybettiğim can arkadaşımın annesi için bir anı olarak kaleme aldım.


yitirdiklerimiz..

 Dün tren istasyonlardaki bilgi panolarında Üsküdar'daki üzücü hadise nedeniyle seferler tek hattan yapılmaktadır, gecikme yaşanmaktadır vs. gibi bir yazı yazıyordu. Tahmin ettim ve sonra duyuldu ki  Üzücü Hadise denilen bir kişinin yaşamına son vermesi idi. Bu sık olmaya başlayan bir vaka halini aldı tren istasyonlarında. Üsküdar istasyonuna yaklaştığımızda tünelde kapalı halde on on beş dakika kadar bekledi tren, sonra istasyona yanaştı. Bir yön, polis barikatı ile tamamen boşaltılmış ve kapalı idi. Olay sanırım çok yeniydi. Evlerden ırak olsun denir ya öylesine zor bir olay , kim bilir neler yaşandı da bu sonuç ortaya çıktı. 

 Tabii ki  seferlerin aksaması nedeniyle yolcu yoğunluğu mesai saatlerinin yoğunluğu gibiydi neredeyse. Kendime bir yer bulup oturdum. Yanımdaki adam ekranında okeye dönüyor diğer yanımdaki kadın candy crush da şeker patlatıp duruyordu,hatta neredeyse ineceği istasyonu kaçıracaktı,son anda indi o kalabalıkta. Bir zamanlar yanımızdaki gazete okuyanların sayfalarına göz atardık şimdi de ister istemez ekranlarına göz atıyoruz. Zaten ekrana bakmayan yok, iki gencin elinde kitap vardı, okuyorlardı ya da yer verme tartışmalarından kaçınmak için okuyor gözüküyorlardı, niyet okuyuculuğu yapmak istemesem de olabilir diyorum. Tabii ki yorgunlar , mücadele ediyorlar hayatla, yollar uzun, kalabalık çantaları ağır ama bedenleriniz sağlam ve yaşınız henüz genç çocuklar. Lakin zar zor ayakta duran yaşlı bir bey trene bindiğinde ayakta kaldı. Oturanlarda genç,tabi orta yaşlı bir bey dayanamayıp gençlere söylenmeye başlayınca bir tanesi kalkıp yer verdi. Sonra büyükler , gençlerin niye böyle duyarsız olduğu ile ilgili kendi aralarında kısa bir muhabbet çevirdiler. Adam sonunda gençleri bizim böyle yetiştirdiğimizi, yeterince eğitemediğimize bağladı , konuyu, olay kapandı,sessizlik hakim oldu. Gençlerin hepsi kulaklıklarından kim bilir hangi şarkıyı dinliyordu o arada. 

Her sabah okullarda andımızı okurduk, andımızın sözlerınde  vardı ;'' ..küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak. '' diye . Ayrıca da hep söylenirdi ,öğretilirdi otobüslerde yaşlılara, engellilere, hamilelere  yer verin, diye. Beyler bile hanımlara öncelik verirdi ki hadi eşitlik falan diyerek onu geçeyim, saymayayım. Gerçekten ne büyüğe saygımız kaldı ne küçüğe sevgimiz. Sorarsan mangalda kül bırakmayız ama gerçekte olanlar asla öyle değildir. Trende rastladığım bu kısa konuşmalarda bunları düşünmeden edemedim.   

Darısı başınıza...

Dün uzun suredir ilk kez Kadıköy' e gittik. Marmaray'la Ayrılıkçeşme'ye,oradan da metro aktarması ile Kadıköy sahile indik. Metrodan çıkışta şansımıza tramvay yeni gelmişti hemen atladık Bahariye'ye kadar yürümemiş olduk. Çünkü dün de şahane bir sıcak vardı. Hedefimiz Harunoğlu pasajındaki şapkacıydı, işimizi hallettik. Amasyalı şapkacı siftahı bizden yaptı . Şapkacı biz yaşlarda dükkanın ismini kendi ve hanımının isimlerinin ilk hecesinden oluşturmuş, hemen bunu anlattı. Sevgili bey'imin özelliğidir, girdiği dükkanlarda esnafla mutlaka bir muhabbet çevirir, çoğu yerden hem madden alışveriş eder hem de neredeyse ahbap olur çıkarız:) Sonra biraz yürüdük, karnımız acıktı Postane tarafında  Iskender Kebapta birer iskender yiyip bir bardak üzüm şırasını ortaklaşa içtik. Malum çok şekerli bir ürün bana kalsa ayran tercih ederim ama hem kebapta yoğurt, hem ayran pek olmaz tabi. Lokanta ne kadar da boştu, sadece bir iki masa yerli halk, diğer bir kaç masa turist gurubu, onlar da üç beş kişilik.  Sonra yine yürüdük bu sefer Moda'ya doğru, kendimizi sorgulamadık da değil hani bu sıcakta ne işimiz var dışarda, diye. Üstelik Kadıköy çok bakımsız, çok harap geldi bana ya hu!
 /Neyse bambaşka bir yazı konusu bu/.
Bir dondurmacı kafede oturup mola verdik. Ben iki top dondurma/30 tl bir top/ çikolatalı ve vişne soslu yoğurtlu, çok lezzetliydi, sevgili bey sade kahve istedi. Kahveyi bir getirdiler iki yudum sonrası sırf telve, garsonu çağırdık söyledik ikiletmeden yeni bir sade kahve getirdiler.Bir fincan kahveye 50 TL  ödeyeceksek, tam tetimatıyla pişmiş olsun. Dondurmayı yine ortaklaşa yedik, kahveleri içtik öyle boş muhabbet yapıp, dinleniyoruz, dükkan serin bir yerde, gelen geçen de var yeri güzel yani. Yuvarlak iki kişilik şirin masaları, hasır görünümlü yeşil beyaz sandalyeleri var. Bir masa ötemizde kırklı yaşların başında bir kadın kahvaltı ediyor. Siyah saçlarını dağınık bir topuzla toplamış, kısa boylu , güzel yüzlü siyah japone kol bol bir elbise giymiş esmer bir kadın. Arada göz göze geliyoruz, bize bakıyor gibi. Bir ara sokaktan geçen  emekçi kadınlarla ilgili bir derneğin bildiri dağıtan  mor önlüklü genciyle yardımlaşma üzerine konuşuyor. Tam biz hesabı beklerken ; 
'Afedersizin size bir şey sorabilir miyim?' diyor. Gayriihtiyarı etrafa bakıyorum, bana diyor .Böyle bir atak beklemeyen ben;
 'Buyrun sorun?'    /Bu aralar bir kaç kez başıma geldi tuhaf gelecek ama ''Saçınız boya mı?' diye soruyorlar. İki yıldır beyaz bıraktığım saçlarım gri saç moda olunca epey dikkat çekiyor ,boya mı diye merak ediyorlar?!Biz kadınlar tuhafız bazen..
Soru başka bir cenaptan geliyor;
''Siz evli misiniz? '' 
Hoppaaa:))
Bazen hazır cevap olmayı çok isterim , pek değilimdir.
'Evet', cevabımdan sonra şaşırdığımızı anlayınca hemen lafa girişti;
''Yanlış anlamayın, çok hoşuma gitti, bu yaşta / ne varmışsa yaşımızda töbee töbeee konuştukça batacak bu/ hala böyle cafelerde oturup, muhabbet etmek gezmek falan çok hoşuma gittiniz, ben bir evlilik yaptım kötüydü çok da sizin gibi örnekleri görmek hoşuma gidiyor... falan feşmekan.. '' ay konu nereye gidiyor masadan masaya. 
Bu arada hesabı getiren işletmenin kıdemlisi olan genç kadın 'hadi hadi kalkalım' diyen sevgili bey'ime;
bir yandan pos fişini uzatırken ''bence de beyefendi, nazara geleceksiniz neredeyse ? diye usulca gülümsedi.
Ağzımdan kadına sadece
'' darısı başınıza ..'' yarım cümlesi çıktı.
Biz İskeleye doğru yürüyüşe devam ettik.
Hava çok çok sıcaktı..Şahane sıcaktı. Eve kendimizi dar attık.. 
Bir Kadıköy yolculuğu böyle bitti..


Makarna..

 Matt Haig yüzünden oldu..Akşam yemeğim yoktu. Ben oturmuş Matt Haig'in ''Rahatlama Kitabı''nı okuyordum. O cümleye denk geldim; 

''Ulaşılacak hiçbir dış görünüş ;makarna yememeye değmez.'' Tabi onlarca rahatlatıcı tavsiyede bulunan Matt Haig sana bununla mı hitap etti, dersen sevgili okuyucu, evet karnım zil çalmaya çoktan başlamışken kitabın vurucu cümlesi bu oldu. Fıstık ezmeli ekmek de vardı ama ben tam bir makarna delisiyim. Şimdi sevgili beyimden dolayı az yesem de makarnayı çok severim. Onun için kalkıp doğru mutfağa gittim.

Bende önce bir adet kuru soğanı ve sarımsakları ince ince doğrayıp zeytinyağında kavurdum. İyice şeffaflaşana kadar, sonra yazdan kalma domates sosundan ilave ettim. Kırmızı soslu severim makarnayı birazda biber salçası koydum. Tatlı kırmızı biber, karabiber, kekik. Biraz sulandırıp kaynamaya bıraktım kısık ateşte. Bol suda haşlanan makarnaları süzüp ,sosun içine atıp bir güzel karıştırdım. Sonra servis sırasında üzerine bol beyaz peynir , onlar da hafif eriyecek, hmm, yemede yanında yat misali, kolay, lezzetli ve ama asla ve asla ucuz bir yemek değil , artık.. Memlekette bir paket makarna on liraları geçmişken hayat rahatlamaya pek müsait değil sevgili okuyucu. Oysa bir zamanlar kafa dağıtmak için mutfakta yemek yapmak terapi gibiydi. Oysa şimdiler de pahalılık akıldan çıkmıyor. Yokmuş gibi davranmak , e ben alıyorum ya tüm dükkanlar dolu, her şey tıkırında işte, diye düşünmek, bana doğru gelmiyor. Bugün iyiyiz ya yarın?! demeden yaşayacağımız günler gelsin istiyorum..

Hepimize iyi pazarlar sevgili okuyucular.. 







dondurma mı yedik, dondurma mı bizi yedi anlamadım..

yazın en hafif tatlısı


Nasıl kalktığımızı bilmiyorum, yoksa bir laf etmeden geçemeyecektim..
Durun anlatayım.
Sıcak bir haziran akşamı.Evde bunalmışız, gidip bir dondurma yiyelim istedik.Mahallenin pek tutulan şahane dondurmalar yapan dondurmacısı,yine pek kalabalık. Ben tahta masalardan birine oturdum.Eşim sıraya girdi.Yan masamızda ufacık iki çocuk da ailelerinin dondurma almasını bekliyor.Cıvıl cıvıllar.
Bir çocuk nerede en mutludur?
Annesi babası ,küçük erkek kardeşiyle birlikte ,hele bir de dondurmacıdaysa,değmeyin küçüğün keyfine, değil mi?
Tabii ki öyle olmalı.
Birazdan annesi ona en güzel dondurmayı külahta getirecek o da afiyetle
yiyecektir.
Tıpkı benim de eşimin ,almak için sıra beklediği dondurma gibi o da annesi ve babasını, kardeşiyle beklemektedir. Belki 4 bilemedin 5 .Nasıl da ufak tefek zayıf kollu, kıvırcık siyah saçlı.Kardeşi erkek, daha küçük o da bi lokmacık bir şey.
Biraz sonra, esmer uzunca boylu annesi elinde bir peçeteye sarılı bir külah dondurma çıkageldi. Küçük kız mırıldandı;
-pembe olanından istiyorduum,
Anne ,birden,beni bile zıplatan asabi sesiyle parladı;
-bana bak, yokmuş işte ,al şunu ye ..
Kız hafiften ağlamalı oldu;
-bana bak senin bu mızmızlığın, yordu bitirdi beni, yordu,yordu!!!
diye azarlara devam eden anne, elinde külahla yardım istemeye babaya gitti.
Dedim baba gelir ,şimdi durumu düzeltir.
Baba da maşallah geldiği gibi kızın başına çöktü ;
- bak kızıyorum ama ,ya bunu yersin ya da geri veriyorum,yokmuş pembe..
kızın dudaklar büküldü,başladı inciler yanaklarından süzülmeye, ağlıyor,
Annesi;
- ağlama diyorum,diye çemkirince küçük kız, kendi gibi zayıf sesiyle iyice koyverdi biryandan da bas bas bağırıyor;
-aağlaamııyorum beeen,ağlamıyrouum,
Baba;
-bak alıyor musun, bak geri veriyorum, diye son sürat tehdit.
Zavallım ,süngüyü indirdi nasıl başa çıksın hem ana hem baba çemkirmede yarışıyor.Sümüğünü çeke çeke peçete sarılı ,külahı aldı,ortalık yatıştı.
Ana-baba da oturdu.Üzerlerinde beyaz yakalı tarzı kıyafetler, Suratlar beş karış, ufak oğlan iyice sinmiş ablası ağlayınca, o da usul usul  ağlamaklı bir ifadeyle dondurmayı yemeye çalışıyor.
Ya kardeşim çocukları en sevdikleri yiyeceği yedirmeye getirmişsin ama
çocuklar azar mı yediler, dondurma mı yediler, anlayamadılar.
Aynen bende,dondurmalar boğazıma dizildi.Kızın aklı pembe dondurma da .
Bu sırada ne oldu dersiniz?
Sevgili anamız  çıkardı telefonu çocuklara yine talimat veriyor(Bu sefer yalandan gülerek) ;
-Gülün bakayım  selfi yapıyoruuuz.
Çocukları o halde bir de selfisine oyuncu etmez mi?
Ayol çocukların daha yaşı yeni kurudu.
Üstelik sen gelip sarılıp bir silmeden o gözyaşlarını, kendi kendine ellerinin tersiyle sildiler.Neymiş, şimdi selfi çek,''dondurma keyfi'' diye sıtorine at.
Hay sizin sıtorinize..
Pes dedim,
Kalk dedim, kalk ,canım ,yolda yeriz ,gidelim biz, dayanıycam..
Yiye yiye gideriz eve..