sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sinemalar Değişmiş

 Dün, yıllar sonra ilk defa sinemaya gittik.

En son pandemiden önce gitmiştik ve hangi filmi izlediğimizi hatırlamıyorum bile. Bizim sık gittiğimiz AVM'deki sinema salonları da kapanmıştı o dönem. Sinemada daha çok etkileyici görsel sahneleri, şaşalı müzikleri ile insanı içine çeken filmleri izlemeyi seviyorum. Sinema salonlarındaki bu deneyimi ilk Reks Sinemasında  Stargate filmiyle yaşamıştım. Sonrasında  İnception , İnterstellar özellikle çok beğenerek izlediğimiz filmlerindendi. Keza Avatar da öyle. The Odyssey filminin de bizim için böyle bir deneyim olacağını düşündük.  

Filmin konusu ,Homeros'un Odysseia destanından uyarlanmış. Truva savaşının ardından yıllarca evine dönemeyen İthaka Kralı  Odysseus'u Matt Damon canlandırıyor. Yirmi yıl onu bekleyen, sadık eşi Penelope rolünde Anne Hathaway, oğulları Telemakhos'u ise Tom Holland oynamış. Charlize Theron ,Robert Pattinson ve Zendaya'da oyuncu kadrosuna dahil. Uzun zaman sonra bu kadar ünlü artisti bir filmde izlemek güzeldi tabii ki. Ama bana göre film sinemada izlenmesi şart olan yapımlardan değildi. Fazla gürültülü ve aksiyon dozu oldukça yüksekti. 

Salon ise tıklım tıklımdı. Her yaştan izleyici, günün ortası olmasına rağmen  The Odyssey filmin izlemek için gelmişti. Kampanyalı satışın etkisiyle herkesin elinde kocaman kovalarda mısırlar ve buzlu içecekler vardı.. Lakin film başlayınca içerisi öyle bir soğudu ki sanırım kimse o buzlu içecekleri içemedi. Ben şal almıştım yanıma eşimle ona sarınıp oturduk. Arka sıradakiler , ''film arasında Avm' ye inip hırka mı alsak?'' diye konuşuyorlardı.

 Bu arada bilet fiyatları çok artmış. Neyse ki film üç saat ve soluksuz izleniyor. Ederi var yani filmin.

Bir de dikkatimi çeken şey sinema kültürünün değişmiş olması(mısır hariç) Artık öyle sinema salonu görevlileri falan da yok internetten biletini aldın mı? Aldın. tamam salona git ve yerine otur. Hani bir zamanlar, biletleri kontrol eden , yer gösteren, film başlayınca kapıları kapatan, arada bir şeyler satan insanlar yok. O hareketlilik yerini seyircilerin gürültüsüne bırakmış.

Sadece filmler değil, sinemalar da değişmiş. belki de en çok değişen, bizim onlardan beklentimiz olmuş..

/Aşağıdaki resim, şimdi kapalı olan sinema salonundan , seyirci bir dönem baya azalmıştı yine böyle fiyatlar yüksek falan diye. Hepi topu bir kaç kişi ile film izlemiştik.2019 yılı sanırım:) /



Cebimdeki Yabancı


Çocukluklarından beri birbirlerini tanıyan arkadaşlar ve eşleri bir akşam yemeğinde bir araya gelmiştir. Ev sahibesi terapist Banu yerine ,estetik doktoru olan Metin'in hazırladığı harika yemeklerle dolu bir sofradadırlar. Çiftlerden Kerem ile Esra iki küçük çocuklu, uzun yıllardır evli bir çifttir. Spor hocası  Sinan ve karısı Tuba henüz çiçeği burnunda evlidirler.Ev sahipleri Banu ile Metin bir ergen çocuk sahibi ,ana babanın evdeki rollerinin farklı çizildiği bir aile yaşantısı sürmektedirler. Gecenin asıl amacı eşinden ayrılıp,''20'lik bir genç kızla'' yaşadığını düşündükleri arkadaşları Suavi'nin bu kız arkadaşı ile yemeğe katılıp,yeni sevgilisini  kendileri ile tanıştırmasıdır.
Fakat Suavi yalnız gelir.
Biraz bozulsalarda yemeğe geçerler.Yemekte konu cep telefonlarına gelir, cep telefonunda herkesin çok özel şeyler saklayabileceğini konuşurlar ve bir oyuna başlarlar. Herkes telefonu ortaya koyar ve kime ne gelirse hep beraber okuyup/dinlemeye karar verirler. Tabii ki işler boylarını aşar,
amanın ne sırlar ne rezillikler ne dedikodular ortaya saçılır.Hepsinin hayatı bir anda altüst olur...
Yönetmenliğini Serra Yılmaz'ın yaptığı BKM ve Ferzan Özpetek filmi.Sinemalarda izleyememiştim. Yeni izledim çok hoşuma gitti.Tam günümüz insanlarını yansıtan, keyifle izlenen, komik, düşündürücü bir film. Mesela siz de böyle bir oyuna ''Varım'' dermiydiniz? kara kutu telefonlarınızda sırlarınız var mı?
Bu hafta için benden bir film tavsiyesi olsun.
Güzel bir hafta dilerim.


Bir Aşk İki Hayat

Bergüzar Korel ve Engin Akyürek'in oynadıkları, Bir Aşk İki Hayat filmi, bu cuma günü sinema salonlarında gösterilmeye başlandı.
Filmin konusu ,tabii ki  isminde de belirtildiği üzere 'aşk'.Sevgililer günü ertesi için harika bir aşk filmi.Aşk olayı tamam, fakat iki hayat olayı ,filmin enteresan yanını oluşturuyordu;

Umut (Engin Akyürek) köpeği oskar ile birlikte yaşayan bir sinema yönetmeni.
Bir akşam köpeğini dışarı gezdirmeye çıkarması gerektiği andan itibaren olaylar  gelişmeye başlıyor. Köpeği sayesinde Deniz(Bergüzar Korel) ile yolları kesişiyor.Ancak filmin sürprizi burada karşımıza çıkıyor. Umut'un köpeği gezdirmeye çıkarmaması üzerine de farklı bir yolda gelişmelerin nasıl olup, Deniz ile nasıl karşılaşacağı ikinci bir hayat olarak ,izleyiciye sunuluyor. Film boyunca, olayları ,Umut ve Deniz'in hikayesini, iki farklı yönden gelişmelerle izlemeye devam ediyorsunuz.
Konu ile ilgili fazla ipucu vermeyeceğim.Yalnız Engin Akyürek ve Bergüzar Korel birbirine sinema çifti olarak, çok yakışmışlar.
Filmin konusunu, ilerleyişini, Umut ve Deniz'in keşkeler ve iyikilerle değişebilen hayat hikayelerini çok beğendim.
Kaderin ,rastlantılarla ya da seçimlerimizle ,farklı şekillerde işleyebileceği düşüncesiyle ilgili bu filmin, bir benzerini yıllar öncede izlemiştim (Slıdıng Doors -1998 yapımı) Ama Bir Aşk İki Hayat filmi çok dokunaklı bir aşk hikayesini içerisinde barındırıyor. Duygusal bir film,konusunda her tür sevgi barındıran olayları ile hafta sonu sinemaya gitmeyi düşünenlere, güzel bir aşk hikayesi filmi olarak ,tavsiye ederim..

Organize İşler 2 Sazan Sarmalı


            Yılmaz Erdoğan'ın epeydir vizyona girmesi beklenen filmi, Organize İşler 2 -Sazan Sarmalı ,nihayet sinema salonlarında gösterilmeye başlandı. Şu aralar her tür sosyal medyada,  Organize İşler 2-Sazan Sarmalı filmi ile  ilgili yorumlar var.
Bir sinema sever olarak bu da benimkisi;

Filmi beğenerek, eğlenerek, gülerek hatta /benden başka var mı? bilemeyeceğim/ bazı sahnelerinde duygulanarak izledim. Baba-kız sahnelerine dayanamam ,hele arada küsmüşler de barışıyorlarsa ,birbirlerinden hesap sorup geçmişin müzakeresine dalıyorlarsa, bu sahneler kalben,beni hemen yakalar.
 Bensu Sorel ve Yılmaz Erdoğan'ın ,yani  filmdeki Asım Noyan ve kızı Nazlı , arasındaki o sahne bana çok dokunaklı geldi. Rahmetli Erdal Tosun'un filmde yad edilmesi de ayrı bir duygusal sahnesiydi filmin.

Herkes gibi Kıvanç Tatlıtuğ ,yani filmdeki Sarı Saruhan karakteri de, hemen herkesin bahsettiği kadar iyi olmuş, filmde bambaşka bir tipe bürünüp ,güzelde bir komedyen olduğunu ortaya koymuş. Filmin izleyici sayısının artmasına, kesin Kıvanç Tatlıtuğ katkısı vardır.
Tabii ki Kıvanç Tatlıtuğ dışında başka pek çok yıldızlı bir film, Ata Demirer 'in bile oynadığı bir sahne var mesela.

Yabancı filmleri aratmayan arabalarla kaçma -kovalama sahnelerinden söz etmeden olmaz.Bu sahnelerin çekimi için Yılmaz Erdoğan Güney Koreli bir ekiple anlaşmış.Yabancı eli değmiş aksiyon sahnelerine.

 Artık pek çok sinema ve dizi filmlerde  drone kameralarla havadan yapılan çekimler, etkileyici görseller sunuyor seyirciye.Filmlere ve dizilere de artı katkı sağlıyor. Organize İşler 2 Sazan Sarmalı filminde de ,bundan fazlasıyla yararlanılmış. İstanbul kuşbakışı çekimler ile büyüleyici bir güzellik sergilemiş.

Film ,4 salonda(Avşar Sinemaları) birden oynuyordu .Hemen her saat izleme şansınız mevcut.
Biz  ilk seans gittik, toplam 7 kişiydik! salonda seyirci olarak.Bu kadar reklamı yapılan bir film için şaşırtıcıydı ama sanırım hafta içi ve erken saatte bir seans olduğu içindi. Diğer saatlerde daha kalabalık oluyordur ,sanırım.
Hafta sonu için  düşünüyorsanız, tavsiye ederim .




roma


hava soğuk, hemde buzz gibi.düşün İstanbul'a kar yağıyor . sıcak evde otururken soğuktan şikayet etmeye hiç hakkım yok.dışarda aç açıkta olanlara allah yardım etsin. diziler yok , filmlere sardım ama nedense kendime hiç uygun olmayan film seçmelerine doyamıyorum.
buyrun Roma..

Yönetmen Alfonso  Cuaron'un , kendi çocukluğunun geçtiği yerlerde yaşananları anlattığı bir film ,Roma.
1970' lerde Meksika'da Roma mahallesinde bir evde geçiyor.Ev ahalisi dört çocuk , anne-baba, iki hizmetçi, arada bir gelip sonra temelli yerleşen bir anneanne ve bir köpekten mütevellit.Evin hizmetçisi Cleo evin tüm işlerinden ve çocuklardan sorumlu. Olaylar genelde Cleo odaklı anlatılmış. Evin hanımı Sofi doktor olan eşi tarafından terkedilince destek için annesi yanına geliyor. Bu arada Cleo'da hamile kaldığı için sevgilisi tarafından hakaretlere uğrayarak terk edilince, evde tam bir kadın dayanışması baş gösteriyor.Ailenin kadınlarının maddi, manevi sıkıntıları rutin yaşamları içerisinde anlatılmış. Arka planda Meksika'da yaşanan depremler, ayaklanmalar, protesto gösterileri, kültürel ve sosyal yaşam aile ile ilişkili olsa da olmasa da, bir şekilde yer almış.
Uluslararası alanda pek çok ödül sahibi olan Roma, duygusal bir film.
Siyah beyaz çekilmiş. Gözümüz renkli filmlere alıştığından ,seyrederken başta bir tuhaf geldi, sonra alışılıyor.
Film 2 saatten fazla sürüyor.
İzlerken hep ekstra bir şey olacak mı? diye bir beklentiye girsem de film bu beklentimi karşılamıyor.
 Roma filmini izleyecekseniz eğer ,bu kadar bahsi geçmesinden dolayı, aşırı bir beklentiyle seyretmeyin derim.

bu bir beğenemedim yazısıdır..


Oyuncularını beğendiğim için izlemek istediğim İstanbul Kırmızısı filmini  nihayet izledim. İzledim de bir seyirci olarak hiç beğenemedim. Yönetmenliğini Ferzan Özpetek'in yaptığı filmde Tuba Büyüküstün, Nejat İşler, Halit Ergenç, Mehmet Günsur gibi oyuncular başrolde  yeralıyor. Başkaca ünlü pek çok oyuncu var.  Hani sadece onları seyretmekle idare edin diyeceğim. Ferzan Özpetek'in romanından uyarlanmış. Belki kitap uyarlaması nedeniyle konu böyle havada kalmış.
Başından feci bir ailevi olay geçen Orhan Londra'ya yerleşip orada yaşamaya başlamış. Sonra arkadaşı Deniz'in yazdığı bir kitap için İstanbul'a , Deniz ve ailesinin yalısına geliyor.Ailede bu arada yalıyı terketmek üzere. Deniz kitap'ta çocukluğunu, arkadaşlarını yazmış.Yazdığı kişilerden biri de Nevval. Orhan Neval'le tanışınca ondan etkileniyor ama beklemediği bir anda Neval'in evli olduğunu öğreniyor. Sonra Deniz ortadan kayboluyor.Hiç telaşa neden olmayan bu kaybolmadan sonra,kitapta yazılan başka bir karakterle,Yusuf ile tanışıyoruz. Tüm bu yaşananlar ve İstanbul Orhan'ı eski anılarıyla yüzleştiriyor.
.... Film böyle devam ediyor..

İkinci yazacağım film DAHA. Daha ,Hakan Günday'ın  romanından uyarlanmış. Ahmet Mümtaz Taylan, Hayat Van Eck paylaşıyorlar.Yine Tuba Büyüküstün rol almış(Eş torpili mi bilemiyeceğim). Onur Saylak Yönetmenliğini yapmış.Bir kaç arkadaşım önermişti, konusu gerçekten etkileyici, gerçekçi,bunaltıcı, düşündürücü, üzücü hatta kahredici.Belki daha başka duygular da yaratıyor.İnsan kaçakçılığı üzerine bir film.Bir baba oğul hikayesi. Bir hayaller başka, gerçekler başka  hikayesi.İnsan hayatının ucuzluğu hikayesi.İnsanların ne denli vicdansız olabildiğinin hikayesi.İnsanların çaresizliğinin hikayesi.
Böyle bir konuyu zaten karamsarlık yaşamadan izleyemez, sonunu da iyiye bağlayamazsınız. Bağlanmamış da zaten.


Daha önce de  bazı izlenim yazılarımda belirttiğim gibi, ben sonu açık bırakılan kitap,film, dizi hiç sevmiyorum.
Sonu kötü bitenleri de sevmiyorum. Benim tercihim bu yönde.. Hayatın hep mutlu geçmediğini biliyoruz, bari seyrettiklerimiz mutlu sonlansın😊



(Onun için kumandalarla ( BKNZ:Black Mirror  )  film gidişatlarına katılma fikrini çok sevdim.)

suyun sesi



Hafta sonu TV'de izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum.
 Suyun Sesi(The Shape of Water)
Film 1960'ların başında geçiyor. Eliza tek başına yaşayan dilsiz bir kadın.Bir Uzay laboratuvarında temizlik işcisi olarak çalışıyor. Zamana ayak uyduramayıp işinden kovulan yaşlı komşusu Giles ve işyerinde beraber çalıştığı arkadaşı Zelda'dan başka kimsesi yok. Çok iyi niyetli bir kadın olan Eliza bir gün laboratuvara bir nehir yaratığının getirilmesine şahit oluyor.Kendisi de nehir kıyısına terkedilen ,yetimhanede büyümüş olan Eliza yaratığa karşı garip bir ilgi duyuyor.Vahşi olduğu düşünülen yaratık,laboratuvarın güvenlik şefi tarafından türlü işkencelere maruz kalınca iyi yürekli Eliza'nın bunu içi kaldırmıyor.Yaşlı komşusu , en yakın arkadaşı ve Rus ajanı olan bilim adamının da  yardımıyla Eliza yaratığı evine kaçırmayı başarıyor.Tabii ki böyle bir varlığın bir temizlikçi tarafından kaçırılacağı hiç akla gelmediğinden ,soğuk savaş dönemi zamanları malum, bu işin içinde Rusların olacağı düşünülmeye başlanıyor.
....



Film masal gibi, hangi masal derseniz ,havuzdan çıkan yaratığı görünce Kurbağa Prens 🐸masalı diyebilirim.Tabii şöyle bir şey var kızımız 👸güzel bir prenses değil, sonunda da kurbağa yakışıklı prense 🤴dönüşmüyor .Filmle ilgili eleştirmen yorumlarını okumuştum daha önce nerelerden nerelere bağlantılı yorumlar yapılmış, şaşırtıcı.Kimi çok beğenmiş, kimi hiç beğenmemiş.❄O kadar çok ödül almasının vardır bir nedeni.Bu konunun uzmanlarının bileceği iş .
Biz sadece seyirci olarak gördüklerimizin ifadelerini yazarız.
Bana kalırsa her türlü varlığa sevgi, yalnızlık,iyilikseverlik işlenmiş filmde, üzerine biraz  eski soğuk savaş dönemi Rus-Amerikan temasları, fonda 60'lı yılların popüler yıldızları ,müzikleri ile ,fantastik tiyatro havasında bir bilim kurgu masalı olmuş Suyun Sesi filmi. Seyretmesi zevkli bir film.Seyretmediyseniz ,rastlarsanız izlemenizi öneririm. Değişik..

❄(Film 2018 yılı En İyi Film, En İyi Yönetmen,En İyi Film Müziği ,En İyi Yapım Tasarımı olmak üzere tamı tamına dört dalda Oscar aldığı gibi ondan öncesi ve sonrası da pek çok ödüle layık görülmüş.)

Arif V 216 filmi


Çarşamba günü sinema günü yaptık. Normal günlerden farklı olarak çarşamba günü
bilet fiyatları 12 TL. Bu nedenle de çok kalabalık oluyor sinema.
 Film konusunda tercihimiz yoktu:gidince bakarız dedik.
Gittik ,baktık, gördük ki,
tek tercih şansımız var;
 
Sinemadaki salonların 5 tanesinde, hemen her saatte gösterimde olan ArifV216 filmi
oynuyor. Diğer bir tanesinde bir çizgi film, diğerinde macera, birinde de başka bir yerli
film.Macera filmi zaten sabah tek seans konmuş gösterime.
Dolayısıyla film izlemek gayesiyle gelmiştik, Arif V 216 dan başka da seçenek yoktu.
Filmin o kadar reklamı yapılıyor ki Cem Yılmaz'ı fiminden önce, televizyonun hemen
her tür programında o kadar çok izledik ki ,filmide görmeyen bir biz olmayalım ,
eksik kalmayalım ,mecburen, dedik.
Film iki saat sürüyor. 1969 yılında geçiyor. Eskinin yerli filmleri tadında.Konusu da
o filmleri hatırlatıyor. Rol almayan oyuncu kalmamış gibi. Zeki Müren konusu
filmin en güzel yanı bence.Mert Fırat harika bir Sadri Alışık olmuş.
Filiz Akın'ı hiç anlayamadım hangisiydi:)




Bir seyirci olarak filmi nasıl buldun derseniz ,
çok güzel ,çok beğendik, çok güldük, diyemem. En çok kim, hangi
eski yıldızı canlandırmış, onları seyretmek hoşuma gitti filmde.
Zeki Müren'li sahneler hele hele onun kostümleri ile ilgili olaylar
şahaneydi:))
Biraz uzattıkları bir iki sahne de vardı.
Neyse bizde eksik kalmadık, seyrettik, emeklerine sağlık diyelim.

Söylemeden geçmiyim;
Ekseriyetle şu geçerli bir kuraldır;
beklentiyi çok yukarılara koyarsan, biraz hayal kırıklığı olur ,
olur olur.Ne yazık ki..

Yozgat Blues

 Yavuz ,yabancı dilde pop şarkıları söyleyen bir şarkıcı.
Neşe adlı vokalisti ile Yozgat'a bir arkadaşının gazinosuna turneye geliyor.
Yozgat 'ta  herşey istediği gibi gitmiyor.
Ancak Neşe için aynı şey söz konusu değil.
Neşe ,evlenmek için kız arayan  berber çırağı Sabri ile tanışıyor.
Sabri ile arkadaşlığı onu hem Yozgat'a alışmasını,hem de yeni bir iş sahibi olmasını
sağlıyor.Sabri'nin açacağı kuaför için ona yardım ederken ilişkileri ilerliyor ve
Sabri 'nin evlenme teklifini kabul ediyor. Yavuz ise şarkıları tutmadığı için işlerinden
atıldıklarını, beş parasız olduklarını Neşe'ye hiç söylemiyor.
70'li model arabasını satıyor,kaldıkları otel parasını bile öyle ödemek zorunda kalıyor.


Film az konuşmalı, ve nerelerde çekildiği görüntülerden pek anlaşılmadığı için tamamen
seyircinin hayal dünyasına kalmış. Bu tarz ''sanat'' filmlerini pek seyretmem sırf da bu yüzden.
O öyle mi, bu böyle mi diye düşüne düşüne seyredersiniz.Kitap değil ki bizim hayal gücümüze
bırakılsın.Film dedi mi görseli olmalı, gözlerimize,kulaklarımıza hitap etmeli.
Diye düşünüyorum. Tabii ki bir seyirci olarak.
 Sonu da bu tip filmler için tam tahmin ettiğim gibi bitti.
Öyle ortada.
Seyredenler nasıl düşünecekse öyle.
Yavuz gitti mi? yoksa son anda vaz mı geçti?
Böyle sonları da sevmiyorum. Alışmışız film ya ''mutlu son'' olup bizi gülümsetecek,
ya da '' acıklı bir son '' ile gözlerimizi yaş dolduracak, hüzünlendirecek.
Sanatsal bir film ise gözlerinizde bir soru işareti ile kalırsınız
ve perde de jenerik ,müziği ile birlikte akmaya başlar..

Film 2013 yapımı .Ercan Kesal 'a 2013 yılında  En İyi Erkek
Oyuncu ödülü getirmiş. Aynı yıl,Yozgat Blues filmi bir çok ödül almış.
Tebrikler.
Bu tarz filmler ilginiz dahilinde ise seyretmişsinizdir.Ben de son dönemlerde
dizilerden tanıdığımız Ercan Kesal oyunculuğunu beğendiğim için ,
hazır TV 'de rastlamışken izledim. 
Buraya da bir not düşeyim dedim.
Hepimize iyi hafta sonları olsun...
Görüşürüz..





Film tavsiyesi...

 
 
Gizli Sayılar
 


Geçenlerde televizyonda bir film izledim. 
1960lı yılların başında Amerika'da geçiyor.Üç siyahi kadın,Katherina, Mary ve Dorothy'in  yaşam öykülerinden kurgulanmış bir film.
 Kadınlardan biri Mary mühendislik, Dorothy mekanik, esas üzerinde durulan Katherine ise matematik alanında yüksek deha sahibi. Üç kadında N.A.S.A. da çalışıyor.
Buraya kadar normal görünüyor.
Ancak bu üç akıllı kadının ne çalışma hayatı ne de özel hayatı hiç de kolay değil.
Bir yandan ırkçılık, bir yandan erkek egemen çalışma hayatı,
onları büyük bir mücadeleye sokuyor.
60 'lı yıllarda, NASA gibi bilimle, uzayla, karşılaşması muhtemel uzaylılarla ilgili
 çalışılan bir kurumda bile ırk ayrımı olduğunu seyretmek çok tuhaf geldi.
 Bu üç kadın NASA 'daki, uzaya insan gönderme çabalarına büyük katkı sağlarken
bir yandan siyah-beyaz ayrımına ,diğer yandan kadın -erkek ayrımına maruz kalıyorlar.

Kadınların her işte ehil olabileceğinin mücadelesini, hem erkek meslektaşlarına
hem de diğer beyaz kadınlara karşı veriyorlar.
Renkli personel dedikleri çalışanların tuvaletleri ayrı,
içtikleri kahveler ayrı, yemekhaneleri ayrı, otobüste yerleri ayrı.Tam bir ızdırap.
Onca çektiklerine rağmen, sabrın ve azmin sonucu,
 bu üç insan ,sonunda hak ettikleri yerlere geliyorlar.




 Çok güzel, ibretlik bir film. Bu kadar ayrımcı bir duygu dünyasına
 nasıl kapılmış bu insanoğlu.
Kim neye göre kendini üstün görmüş, nereden çıkmış ayrımcılık?
Düşündürüyor doğrusu.