#babamınanıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#babamınanıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

bir karikatür

 Facebook ilk açıldığında hesap oluşturmuştum, ilk sosyal medya mecrası idi, çok ilgi çekici ve orjinaldi.Ancak her yeni şey gibi eskidi ben de yıllarca kullandıktan sonra bir kenara bıraktım çoğu insan gibi. Şimdi arada bakıyorum var mı bir şeyler diye. Malum sosyal mecralar da birbirinin taklidi oldu, hepsinde bir hikaye ,durum, reels vs.  birbirlerine özenip aynı hareketleri yapıyorlar. Oysa ilk başladıklarında hepsi kendine özgü idi. Şimdi birbirinin kopyası. Yine de arada izleniyor ne var ne yok diye işte. Hiç bilmedik sürprizler de çıkabiliyor .Geçen gün mesela Latif Demirci'nin bir karikatürüne denk geldim. Bizim akrabalardan biri paylaşmış. Bizim aile köklerinden birini çizmiş.  


Karikatürde çizilen kişiler benim akrabalarım. Biri babamın Ahmet amcası  ,diğeri de İlyas amcasının oğlu. Latif Demirci(1961-2022) ile arkadaşmış büyük amca oğlu ve bir gün babamın köyüne ziyarete gelmişler. Latif Demirci özellikle Gırgır dergisinden  çizgileri ile tanıyıp hayran olduğum karikatür ustalarındandı. O ziyaretten sonra çizilmiş bir karikatürünü görünce ben de paylaşmak istedim. Büyük amca oğlu ile hiç görüşmedik ama köyde yaşamış olan Ahmet amca ,köyün aynı zamanda bakkalı idi, bizim için Bakkal Amca çocukluk anılarımın güzel köşelerinde yer alır. Köyde ilk bakkalı  dedem ile birlikte açmışlar beraber çalışmışlar. bakkal amcaya at tekme atınca sol bacağından sakatlanmış, dizini bükemediği  için hafif aksardı. O nedenle de köyün bakkalının işletmesi daha sonra da onda kaldı. Dedem Bursa'ya yerleştikten sonra da köyün bakkalı Ahmet amca oldu. Bastonlu hali, devamlı gülen akça pakça yüzü aklımda ve bize verdiği lokumlu bisküvilerinin  /kıstırma/ tadı damağımda. Nereden nereye, Bir karikatür beni köye ve çocukluğumun anılarına götürüverdi. 

Mekanları cennet olsun.


Ağaç Ev Sohbetleri #73 ( Köyde Okul)

Konu; Eğitim. 

          Sizin okullu olduğunuz zamanlarla günümüzdeki eğitim öğretimi kıyasladığınızda neler düşünüyorsunuz? Nelerin değişmesini ya da nelerin gelmesini istersiniz? İlkokul öğretmeninizi hatırlıyor musunuz? Unutulmayan yönleri nelerdi?Okul yaşamınızda sizi olumlu etkileyen kaç öğretmeniniz oldu,neler yaptılar?

Konuyu gündeme getiren :  Makbule Abalı  


''..İlkokul öğretmenimiz İdris Doğru isimli bir beydi.Çok bilgili,kültürlü,babacan bir beydi. Gerçi arada disiplini kızılcık sopasıyla da sağladığı oluyordu. Aynı zamanda imamlık yapardı. Okul da zaten caminin bitişiğindeydi. Okul dediğime bakmayın, öyle bina canlanmasın gözünüzde. Tek katlı ,büyücek bir salon işte. Salona girişte sol tarafta sıra sıra beş on tahta sıra arka arkaya dizili. İlk sırada kızlı erkekli birinci sınıf öğrencileri, yanındaki dizinde ikinci sınıflar, onun yanında üçler, sonra dörtler işte beşinci sınıfa kadar tek salonda, aynı sınıfta okuyoruz. Duvarda kocaman iki karatahta yanyana asılı. Sağ tarafta öğretmen masasının yanındaki duvarda Atatürk resmi, onun yanında Türkiye Haritası asılı. Salonun orta yerinde kocaman bir odun sobası var. İşte beş sınıfa birden İdris Hoca bu sınıfta ders verirdi. Camii de imamlık yapan İdris Hoca ile yıllar sonra Bursa'da Tophane'de bir camide karşılaştım. İmamlık yapıyordu, vaazını dinlemek nasib oldu..   

İlkokul çağları böylece köyde geçti. O zamanlar Gebze Çayırova'da köy çocuklarının tarım alanında bilgilenip yetişmesini sağlayan, çağdaş çiftçiliği öğreten, sonra da köylerine geri gönderen bir okul varmış. Babam İbrahim ve beni ilkokulu bitirince bu okula göndermek istedi. Babamın bu çabası için Bursa'ya geldik.Tahtakele'de karşılaştığımız Osman Peker ayaküstü sohbet esnasında babamı ikna ederek, bu sevdadan vazgeçiriverdi. Ki hayatımın dönemeçlerinden,yol ayrımlarından biridir. Babamın ikna olmasının en büyük nedeni toprağımızın az olmasıydı. Osman amca ,babama bizi ortaokula kaydettirmesin söyledi. Babamda bizi Temenyedeki ,sanırım hala faal olan, Bursa Çelebi Mehmet Ortaokuluna kaydettirdi. Babam köyde yaşadığı için nerede kalacağımız sorunu vardı.Bu aralarda yeni evlenen Emine halamlar Bursa'ya yerleşmişti. Onun yanında kalabilirdik. Tophane'de Yerkapı'da ,Kaleboyunda bir evde yaşıyorlardı. Hatice ablamda bizimle gelecek bize bakacak, halama da yardım edecekti. Evin bahçesindeki odunluk olarak kullanılan müştemilat onarıldı, boyandı bizim için hazırlandı. Çok karanlık bir yerdi. Emnine halamların komşusu polis memurunun oğlu Coşkun'da bizimle aynı okula gidiyordu. Her sabah üçümüz yürüyerek Temenyedeki okulumuza gidip gelmeye başladık. Benim okul numaram 546 ,kardeşiminki 545 idi. Bu numaralı okul kimliklerimizi aldık. Bize okul için forma aldılar. Tabi dar bütçelerimize göre idi kıyafetlerimiz.Ama,kimin umurunda  yeni kimlikler, yeni arkadaşlar, yeni kıyafetler bizim çok çok hoşumuza gitti. 

Ortaokulda sosyal yönlerim çok iyiydi. Törenlerde şiirler okurdum, izcilik grubuna katıldım.Halamın torunu Zeki'de benimle aynı okula gidiyordu. O zamanlar sınıflar odun sobası ile ısıtılıyordu.Zeki ile birlikte odunluktaki kısa kesilmiş odunları ,sobaya atılacak hale getirirdik. Tahminen üç ton kadar vardı odunlar. Bunun karşılığında bize elli kuruş vermişlerdi. Ortaokul yıllarım maddi olarak türlü zorluklar içinde geçti.Ama bir hayalim vardı. Ortaokulu bitirip  Işıklar Askeri Lisesine girebilmek..''

M.Albayrak


 Eğitim konusunda hem  öğrenci olarak kendi dönemimi ,hem veli olarak çocuklarımın dönemini kıyaslayabiliyorum. İnanın en çok değişen, en düzensiz, en deneme tahtası gibi olan dönem ;çocuklarımın dönemi. Şimdi yaşananları hele hiç konuya karıştırmıyorum. Ayrı bir alem.

 Bir de yukarıda okuduğunuz babamların dönemi var.Günümüzün sorunlarını ,daha yakından yaşayanlara öğrenci ve velilere bırakıp, konu için daha eskilere gidip, oradan kıyas yapmak istedim. Bir nevi zaman yolculuğu ile bu sorulara ben değil babamın anıları  olsun cevabım..

3-Köyde Çocuk; Mehmet

 


''Babamla tarla maceralarımız çoktur. Yine bir gün ,dip ağıllara su sulamaya gittik. Tarlaya mısır, fasulye gibi mahsuller ekiliydi. Kırmızı tüylü, huysuz bir atımız vardı. Babam tarlayı sularken bana da atı otlatma işini verdi. Tarlanın kenarlarında çok güzel otlar var, bende atın yularından tuttum oralarda atı otlatıyorum.  Babam tarladaki işine dalmış. Benimde elimde atın yuları, at yerdeki otları yemekle meşgul.  Bir taraftan atı otlatırken ,bir taraftan can sıkıntısından ıslık çalıyorum. Fifuvv, fifuvv! Hava sıcak zaten, canım sıkılmış,hayallere dalmışım. Artık o ara nasıl olduysa, atın ıslıktan kafası mı şişti, ıslık çalmamı mı beğenmedi ,neyse işte beni göbeğimden, tam kemerimi bağladığım yerden ağzıyla yakalayıp tuttuğu gibi, üç beş metre öteye taa tarlanın içine fırlatması bir oldu. Bir yandan kişniyor, kafasını sallıyor. Benim canım öyle çok acıdı, öyle çok yandı ki haykırışıma babam işi gücü bırakıp, apar topar koşarak yanımda bitiverdi. Atın ısırdığını söyleyip can havliyle karnımı gösterip ,bir yandan da ağlıyorum. Karnımı açtık, neyse ki dişlerini etime geçirememiş, sadece deriyi sıyırtmış. Tarlada arktan akan soğuk suyla kanayan yarayı yıkayıp, temizledik. Ucuz kurtulmuştum. Babam atı yularından tutup, az ilerde bir ağaca ayağından bağladı. Beni biraz sakinleştirdikten sonra, sen biraz dinlen ,diyerek,beni kenarda bırakıp  tarladaki sulama işine geri döndü.  Çocukluk işte acım azalınca yine sağda ,solda oynamaya ,dolaşmaya başladım.  Ata kızgınlığım geçmemişti, hiç bir şey yapmamış gibi kenarda duruyordu.Kaşlarım çatık onu izliyor, etrafında döneniyordum.Yaklaşmaya da pek cesaretim yoktu. Ufak bir taş alıp alıp ata fırlattım. İsabet etmedi. At hala sakin sakin duruyordu.Küçük bir taş alıp tekrar fırlattım. Bu kez biraz daha hızlı attığım taş ,bir anda atın gözüne isabet etti. At kişneyip huysuzlandı. Ben kalakaldım. Sanırım gözü sakatlandı, bu hayatımın en vicdanını sızlatan olaylarındandır. Aslında niyetim canını yakmak değildi, öyle isabet ettireceğimi de tahmin etmemiştim. Çok üzüldüm, karnımın acısını unutup bu kez de onun için ağlamaya başladım. At kişniyor, ben ağlıyorum. Hala da ne zaman bir at görsem bu olayı düşünür, üzülürüm. Babam bu yaptığıma hiç bir şey demedi. Sanırım, benim bu olaydan hafif yaralı kurtulmam ,onu sevindirmişti.'' 

Babam'dan anılar..

2-Köyde Çocuk;Mehmet

2-Köyde Çocuk; Mehmet

 

pudraşekeri'mblogspot

'Bağ, bahçe, tarla ekimi dışında köylüler hayvancılıkla da uğraşırlardı. Herkesin ahırında bir çift öküz,inek,at veya eşek,keçi, koyun bulunurdu. Köydeki evlerin alt kısımları hayvanların barınması için tanzim edilmişti. Bu kışın evin sıcak olmasını sağlıyordu aynı zamanda.Evlerin yan taraflarında da hayvanlar için samanlık yapılmıştı. Yaz geldiği zaman, köyün çobanları öküzleri ,inekleri ayrı,küçükbaşları ayrı ayrı olmak üzere ormanlara otlatmaya götürürdü. Akşam köye geri dönen hayvanlar,sanki üniversitede eğitim görmüşler gibi evlerini bilir, hayvanların gelme zamanı açık bırakılan avlu kapısından girerek ahırlarına giderler, kendi yerlerinde ayakta ya da yorulmuşsa ,yatarak akşam yemlerinin verilmesini beklerlerdi. Hayvanların her akşam boyunlarındaki küçük çanlarını şıngırdatarak otlamaktan gelip,evlerine dağılmalarını izlemek çok hoşuma giderdi. 

Bizim hiç koyunumu olmadı. Babam ne zaman koyun alsa kurtlara kaptırdık. Ondan sebep koyundan vazgeçip keçi almaya başlamıştık. Zamanın birinde Bursa'dan köye sayım memurlarının geleceği duyuldu. Herkesin büyük ve küçükbaş hayvanları sayılacak, kimin ne kadar hayvanı var tespit edilecekti. Köy yerinde yaşına başına pek bakmadan, küçük çocuklar her işe koşulurdu. Bu haber üzerine beni de davarları köye dönmeden önce saklamam için Kaldere'ye yolladı babam. Akşam karanlık olmak üzereydi. Hayvan sürülerini karşılayıp saklayacaktım. Gelecek memurlara karşı bir önlemdi bu. Kaldere'ye doğru giderken Bahri dedelerin orada benim yaşlarımda akranım olan,Yusuf Pehlivan'la karşılaştım. Çoğu çocuk gibi babası onu  da hayvanlar için ormana göndermiş. Çobana da haber edilmiş. Bahri dedelerin evinin yanından akan derenin karşısında Resul beylerin yayla evi var. Biz Yusuf ile o evin altındaki ağılda hayvanları beklemeye koyulduk.10 yaşlarında varız yoğuz.

Hava kararmaya başlayınca ikimiz de bir korku sarmaya başladı. Her taraf kapkara, sessiz. Memurlar duymasın diye hayvanların çanları da çıkartılmış, çıt yok etrafta..Issız gecede kurtların uluması duyulmaya başlayınca, o kadar korkmuşuz ki, birbirimize sarılıp ağlamaya başladık. Tam bu sırada dışarda ağaçların arasında sarı ,soluk bir ışık, sağa sola sallanmaya başladı, oraya buraya giden karartılar, sağa sola giden uzun kısa sopaya benzeyen gölgeler,değişik şeyler görmeye başladık. Yusuf; '' Eyvah!! cinler,periler,şeytanlar bastı ormanıııı, bizi öldürmeye geliyorlarrr, diye çıllık çıllık ağlamaya,bağırmaya başladı. Korku ve çaresizlikten hem ağlıyor hem birbirimize teselli vermeye çalışıyoruz. Korkumuz son haddinde.

O sırada'' kimse yok muu??'' diye seslenen Resul abinin sesinin duyduğumda ki sevincimi anlatamam. Bu seferde seviçten birbirimize sarılıp ağlamaya başladık. Her yer zifiri karanlık tabi. Resul abi elinde sopası ve ışığı ile hayvanları dereden geçirmeye çalışırmış meğer. Biz onun hayvanları getirmek için cebelleşmesini bambaşka şeylere yormuşuz. Resul abiyi görmek bizi öyle mutlu ediyor ki ağlamayı kesip doğru ona koşup, hayvanları toparlamasına yardıma gidiyoruz..Tüm korku ve endişelerimiz gecenin karanlığında kaybolarak uçup gidiyor. Çocukluk işte..'

(Babamdan anılar..)

1-Köyde çocuk;Mehmet

köyde çocuk ; Mehmet..

 


 Her küçük çocuk gibi benimde köyde hayatımın çoğu ,bağda bahçede babama yardım etmekle geçerdi. Köyde o zamanlar imece usulu; yani tüm komşuların birbirine yardım ederek iş yapması, çok yaygındı. Ekinlerin biçilmesi, mahsulun çapalanması, hasadın kaldırılması gibi tüm tarla işlerinde köy halkı birbirine canla başla yardıma koşardı. Çoğu geceler ailece tarlada sabahlanır,gün doğar doğmaz işe koyulunurdu.Mevsimine göre fasülye, mısır,kabak,tütün daha sonraki zamanlarda da çilek yetiştirilirdi.Sadece tarlalarda ekili sebzeler değil, elma,armut,ceviz,kestane,kiraz,vişne,dut,kızılcık,üzüm gibi çeşit çeşit  meyve ağaçları da ağızlara layık meyveleri ile dağın yamaçlarında boy gösterirlerdi.Ancal 1000 mt. rakımlı bu dağ eteğinde bazen öyle sis olur ve köye çökerdi ki bu meyve ağaçları donar,soğuktan yanar ve meyvelerinden nasiplenmemizi önlerdi.

Yine sıcak bir temmuz günü babamla Sineklik denilen yerdeki tarlamıza patatesleri sulamaya gittik. O zamanlar köy ve civarı bölgenin özelliğine göre isimlendirilir, bir nevi sokak yada cadde ismi gibi adreslendirme yapılmış olurdu. Ketenlik,Sineklik,Pisocağı,Gölcük,Yukarı Harmanlık,Kaldere,Yaşlıçayır gibi.Bu bir nevi adres sistemiydi.  Sineklikteki patates tarlamızın yanındaki tarla, Yusuf Pehlivanların tarlasıydı.O gün herzamanki gibi Yusuf da babasıyla tarlaya sulamaya gelmişti. 9-10 yaşlarındayım. Sulama suyu bir ark içerisinde geliyor, yarısı bizim tarlaya yarısı Yusufların tarlaya gidiyor. Ark çok yukarılardaki tarlaların arasından geliyor ve arkı kim önce bağladıysa önce onun tarlası sulanıyor. Sulama işi biten haber veriyor ve diğer tarla sahibi ancak o zaman sulamaya başlıyabiliyor. Tüm köyün bildiği bu kurala herkes saygılı, hiç sorun çıkmıyor. Babalarımız Yusufla bana bir görev veriyorlar; arktan gelen suyu kontrol etmek. Su azalır ya da kesilirse ark boyunca yürüyüp kesilen yeri bulacağız ve suyun tarlaya doğru akmasını yeniden sağlayacağız. 

Bize verilen bu iş çok hoşumuza gitti. Hangi çocuğun gitmez ki.Ayakkabılarımızı çıkartıp yalın ayak suyun içine girdik. Cıbıl cıbıl sularda ark boyu ,suyun kaynağına doğru hem yürüyor ,hem gülüşüp eğleniyoruz. Belki beş altı km. yürüdük ki bir dereye ulaştık.

- Haydaa!! bu dere de nereden çıktı??,diye diye , derenin kaynağını bulmak için arktan ayrıldık. Yürüdük yürüdük. Yol engebeliydi, taşlardan kayalardan keçiler gibi hoplaya zıplaya derenin kaynağına ulaştık. Görülmeye değer muazzam bir manzaraydı. Sular onbeş yirmi metre yukardan burun deliği gibi iki mağara oyuğundan aşağıya  gürül gürül dökülüyordu. Mağaraların yanları ev büyüklüğünde buzlaşmış kar yığınları ile kaplıydı. Akan su o kadar soğuktu ki elini değemezdin. Bu muhteşem görüntü karşısında biz arkı, sulamayı tarlayı falan unutmuştuk. İlla daha yukarda ne var diye meraklanmaya devam ediyoruz. Akan suyun yukarılarına doğru yalınayak tırmanmaya devam ediyoruz. Ayaklarımız nasıl acıyor, umurumuzda değil,keçi gibi tırmanıyoruz kayalara. İşte o ara etrafımıza bakındık ki kaybolmuşuz. Farkettik. Ayaklarmız acıyor, elbiselerimiz ıslak, yorulduk, neredeyiz bilmiyoruz. İkimiz birden ağlamaa başladık. Bir yandan yürüyoruz. 

O sırada bir köpek havlaması duyduk.Baktık bir koyun sürüsü ,çoban bizi görüp bağırdı;

-Ne arıyorsunuz orada, durun kıpırdamayın, geliyorum. Meğer dağın zirvesine çıkmışız .Çoban yanımıza vardı.Bize hem kızıyor, hem susturmaya çalışıyor,köpek bir yandan havıyor.Sonra acıdı bizi teselliye koyuldu; 

-Korkmayın şimdi sizi yola çıkarıcam,diye düştü önümüze.Bizi zirvenin altında bir yola çıkardı. Gösterdiği patikayı takip edersek tarlanın başına ineceğimizi söyledi.

-Dikkat edin, diye de tembihledi.Biz yeniden hoplaya zıplaya,ormanlardaki çam ağaçlarının arasından geçerek, kayalardan zıplayarak, güneş batmak üzereyken tarlanın başına vardık. Hiç bir şey olmamış gibi arkın içine girdik. Babalar tarlanın sulamasını bitirmek üzereydi. Neredeydiniz ,demediler, biz de bir şey söylemedik. İki kafadar yaşadığımız macerayı kendimize sakladık. Bize kaybolduğumuzda yolu gösteren, düğünlerde çok güzel tulum çalan Çüta Mehmet'di. Sevgi ile anıyorum.....


Not:Bu yazma sevdası baba tarafımda mevcut.Rahmetli iki amcam  ve büyük amcam yazardı. Tabi onlarda sanırım büyük büyük babaannemden almış bu yeteneği. Babam'da çok güzel resimler yapar.Yazdığını geçen yaz bana verdiği  anı defterini görünce anladım.Şaşırdım,heyecanla okudum. İşte yukarıdaki babamın anılarından, geçmişten bir sayfa, bir hikaye,bir rüya..