İnsan Kötüye Alışmamalı

 Yangınlar yine ciğerimizi dağlamaya başladı. Yurdun Ege ve Akdeniz bölgeleri her yaz yangınlara teslim oluyor. Yanan sadece ağaçlar değil; koca bir tabiat , evler, ekinler tüm emekler yanıyor. En acısı da canlar gidiyor.

 Yıllar öncesinde de her yaz bu kadar geniş alanlarda, bu kadar sık yangın olur muydu? Hatırlamadım. Belki iletişim bu kadar yaygın olmadığından haberimiz olmuyordu, belki de bu kadar kalabalıklaşıp, tabiatın hakkına  bu kadar girmemiştik. Şimdi köylere yerleşmekten , orman içlerine ev yapmaya, piknik alanlarının çoğaltmaktan tabiatın  her köşesine iz bırakmaya kadar, insanın olduğu her yerde yangın riski de artıyor sanırım.  

Dün yazları Altınoluk'ta oturan kapı komşularımızı aradık . Evlerinin çok yakınına gelmiş yangın. Jandarma evleri tedbiren boşaltmış, helikopterler evlerin üzerlerine bile su boşaltılmış. Elektrikleri kesikmiş. Akçay'da bir arkadaşlarına gitmişler.'' İlk gece sahilde arabada kaldık.'' dedi. Şimdilik sönmüş yangın, çok üzücü, korkutucu. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. 

Yangınların üzüntüsü, deprem korkusu, siyasi çalkantılar  hele ki hayat pahalılığı , memlekette her sabaha mutsuz , huzursuz uyanmamızın baş nedeni.'' Hiç haber okumayayım'' desek de bir yerde karşımıza moralimizi bozacak olumsuz bir şey çıkıyor. 

Mesela dün ,Masterchef yarışmacısı henüz 37 yaşındaki Eren Kaşıkçı vefat etti haberini telefonu açar açmaz gördüm. Allah rahmet eylesin. Böylesine genç yaşta ölüm haberi sarsıyor. Ona şaşırıp üzülürken/ki hayat bu, ölüm de var ,niye şaşırıyorsam/ haberlerde baktık Erdal Beşikçioğlu'da gözaltına alınmış. Bak buna şaşırmadık.Bu haber son bir kaç yılın rutini, şaşırma duygumuz burada körelmiş halde. Toplumda belirgin bir tedirginlik hissi var. Bakın sevgili okuyucu, ben bile bir cümle yazarken durup düşünüyor, bazen yazdığımı silip yeniden kuruyorum.

 Oof of! Ne günlerden geçiyoruz ve  nasıl kanıksamış yaşıyoruz. Belki de en üzücü olan da bu alışmak. Oysa insan, kötüye alışmamalı.



Yeni Bir 29 Temmuz..

  

Fala inanma, falsız kalma ,demişler.
Bu umut dolu kahve yanı kurabiye fallarımın sonuçlarını bekliyorum, hadi bakalım. 
Doğrudur, bu kafede sırf bu kurabiyeler için kahve içmeye bayılıyorum. 

A bir de unutmadan söyleyeyim sevgili okuyucu;  bugün benim doğum günüm..
Ne çabuk geldi yine yeni bir 29 temmuz..
Üstelik bu yıl 29 Temmuz, Dolunaya denk gelmesin mi? 
gelsin..😊
 Babam pencereden görünen dolunaydan esinlenip vermiş ismimi. Şimdi tekrar bir doğum günüm ve tekrar yeni bir dolunay ve onun yansıyan ışıkları.. 
Yine buradayız..

Ayvalık'ta Gece Başka Güzel..

 Bu yaz ,Ayvalık gecelerini yaşamak bir başka güzeldi. Önceki gelişlerimizde daha çok Cunda tarafına geçerdik. Bu kez ise Ayvalık'ta sokak aralarında, deniz kenarlarında çok güzel mekanlar keşfettik. Kalabalık ama keşmekeş değil, neşeli ama taşkın da değil. Tam kararında bir yaz hareketliliği vardı.

Aslında gece hayatı pek bize hitap etmez. Fakat bu kez hoş bir sürpriz yaşadık. Kızım üç günlüğüne yanımıza geldi. Tatili bir gündü , iki günde evden çalışma yapınca hem ona hem bize şahane bir kaçamak oldu.

''Zeytin Ağacı'' dizisinde gördüğümüz deniz kenarındaki meyhaneye gidelim dedik. Deniz kenarında demek haksızlık olur, sanki denizin içindeymiş gibiydi masalar. Sahibi de kardeşimin arkadaşıymış, o da geldi nefis bir akşam geçirdik. 

Güzel sesli  piyanist bey nostaljik şarkılar çaldı, arada söyledi de. Kendisine eşlik eden kadın şarkıcı repertuarı da fena değildi. Tabi gecenin ilerleyen saatlerinde ortam klasik '' vur patlasın çal oynasın'' havasına döndü.:)  Bu gibi ortamlarda en çok hoşuma giden şey önce mesafeli duran insanların , saatler ilerledikçe kaynaşması, hep birlikte şarkılar söyleyip, dans etmesi. Bir kaç saat önce birbirini tanımayan insanların gecenin sonunda aynı şarkılara birlikte eşlik etmesi. Bu bana hep çok sıcak gelir. 

Kızımla şahane bir gece geçirdik. Çıktığımızda İstanbul'daki gibi taksi zor bulunur diye düşünen yavrum, internetten bir taksi durağını aradı. ''Beş dakikaya geliyor abla'' demişler. 

Yol kenarında beklerken baktık hiç taksi sıkıntısı yok, biri gidiyor, biri geliyor. Hatta bir iki tanesi durdu, ''Bizim çağırdığımız taksi mi'' diye düşündük ama değilmiş.''Sizinle gidelim o zaman '' dedik. Şoförler ise,''Olmaz,siz bir taksi çağırmışsınız,ayıp olur arkadaşa gelir şimdi,'' diye bizi almadılar.

Tam ''keşke aramasaydık'' diye söylenirken bizim taksici çıkageldi. Meğer o akşam Ebru Yaşar konseri varmış, onun için yoğunmuş taksi trafiği.  Biz de o gece Ayvalık'ın neden yaz akşamları bu kadar sevildiğini bir kez daha anladık. Sadece denizi ya da mezeleri değil; insanı, müziği ve o kendine özgü sıcaklığı da insanın aklında kalıyor.






Ayvalık Gün Batımı


Şehir Susmayınca

 

Sıcaklar başlayınca açılan tüm pencerelerden içeriye, çevredeki dönüşümün yıkım sesleri  doluyor. Kimi binayı yıkıyorlar, yıktıklarının temelini kazıyorlar, koca kamyonlar daracık sokaklardan hafriyat çıkarıyor. Kimine beton mikserleri gelmiş beton döküyor. Bir hengame içinde.Kartal uzun yıllardır görmediğimiz, toptan bir dönüşüme girdi. Yıkılanların yerine yapılanlar, on beş -yirmi kattan aşağı değil. Nasıl yaşanacak, bilmiyorum. Bu arada yeni inşaatlardan birisinin okul olduğunu öğrenince çok  mutlu oldum. Hem de teşkilatı sağlam, ana okulu, ilk orta lise bir arada kampüs tarzı olacakmış.hadi bakalım. Çocuklarım büyüdü ama etraftaki bunca yapılaşma karşısında, hiç yeni okul yapılmamasına üzülüyordum doğrusu. Nihayet bu eksikliği görmüşler. Amaa , ama İstanbul bunaltıyor.

***

Sonra bizde hadi Ayvalık'a gidelim dedik.

Ayvalık
Ayvalık 

***

Geleli bugün tam bir hafta oldu. Deniz güzel, hava sıcak, etraf sessiz. Sadece kumruların hiç bıkmadan yorulmadan guguuk ,guguuk.. ötüşleri, ağustos böceklerinin çaldığı sazlar ve denizden gelen çocuk sesleri bu sessizliği bozuyor.

Ağustos böceklerine kim tembel diyebilir ki? Hiç durmadan cırıldıyorlar. 

Temmuz Akşamları ve Dip Dibe İstanbul.

Kartal'da akşam

 Temmuz ayı geldi. Havalar sıcak tabii ki. Akşam kendimizi dışarı atalım biraz dedik.Aman, ne kalabalıktı sahil, anlatılmaz, görülür.

Ben genelde gündüz dışarda olmayı seviyorum, gece insanı değilim. Ama sıcaklar bastırıp TV'de diziler de bitince, akşamları dışarı çıkıp yürüyüş yapmak iyi olur gibi geldi. Ne var ki sadece sahil bandı değil tüm kafe ve restoranlar tıklım tıklımdı.

 Yine İstanbul'un ne kadar kalabalıklaştığı üzerine konuşa konuşa her zamanki çay bahçemize gidip oturduk. Burası nispeten sakindi, boş masa vardı en azından. İnsanlar artık çayını termosa koyuyor, alıyor rejisör koltuğunu da atıyor kendini çimlere. Ya da işte ne içecekse, onu ve eşlikçilerini alıyor çevre marketlerden yine sahil kenarına konuşlanıyor. 

Ben çocukluğumdan beri sevmem piknik ya da çimde çimende oturma işini. Biraz konforuma düşkünümdür. Çay bahçesinde oturur, çayımı kahvemi içer kalkarım. Öyle uzun uzadıya oturamam piknikteyim diye. Bunlar keyfe keder şeyler tabi Ahali için seçenek çok, isteyen istediği gibi yapsın. Ama artık çok kalabalık ya hu! Dip dibe.

Ben mesela restoranlarda yan masa ile neredeyse mecburen biraraya gelmişsiniz gibi oturtulan düzenleri de sevmiyorum. Yanındaki ne konuşsa senin masanda ,sen ne konuşsan onun masasında. Duyulmaması mümkün değil. Ama artık çok kalabalık ya hu!. Mecbur tıkıştırıyorlar, adına da yeni konsept diyorlar.Herkes memnun ayrılıyor.  

Neyse ki akşam bile manzara çok güzel. 

Sıra Numarası Yanana Kadar

 İnsanların artık ne kadar rahat davranıp bunu giyim kuşamları ile de belli etmelerine hala şaşırıyorum. Sanırım bizim kuşak insanları fazla disiplinli yetişmişiz. 

Dün hastanede sıramızın gelmesini beklerken bankoya yakın bir koltukta oturuyorduk.Ben de tabii ki  gelen geçen insanları  incelemeden duramıyorum. Hava sıcak dolayısıyla gençlerin çoğu şort ve tişörtle gelmiş. Ayakta olması gereken ayakkabıların yerinde genelde terlik hatta bir tanesi parmak arası terlik giymişti. Bir an ''Sahil kenarında mıyız, hastane bekleme salonunda mı?'' diye düşündüm.. Zaten bu kadar ince giyinmek çin ortam çok fazla klimalı, üzerime hırka versen giyerim ,o kadar soğuk. Sanırsınız Avrupa'ya nispet yapıyoruz. Son günlerde haberlerde sürekli ''Avrupa kavruluyor,40 dereceleri gördüler,klimaları da pek yok.'' deniyor ya..Biz de bunun tam tersini savunuyoruz,içerisi resmen bu gibi.

Sonra kıyafetleri sorgulamaktan vazgeçtim. Herkes kendini nasıl rahat hissediyorsa öyle giyinsin. Yaşadığımız dönemin genel mottosu da bu galiba. Bizim çocukluğumuzda öğretilen ''Şurada şöyle giyinilir, burada böyle giyinilmez.'' diyen kurallar artık genel olarak geride kaldı..

Bize sıra ne zaman gelecek diye öflerken, bebekli genç bir çift geldi. İşlem yaptırıyorlar, sessiz sakin. Diğer bankoda işlem yaptıran başka bir  kadın bebeği farketti;

 ''Aman da ne kadar güzel bebek, ne kadar küçük ,ne zaman doğdu?'' diye sıraladı.

 Anne de gururla ''Bugün 30 gün oldu'' 

''Artık aylık olmuş'' diye karşılık verdi diğer kadın. O sırada köşede bekleyen 10 yaşlarındaki oğluna seslendi;

''Oğlum gel bak burada bebek var , gel gel bak ne kadar küçük,sen bu kadar küçük bebek ilk kez göreceksin''  Bu cümleyi duyunca şaşırdım. Çocuk merakla biraz da çekinerek yanaştı. Annesi ise usulca kendine çektiği bebeğini korumaya aldı. Diğeri açıklama yapmaya çalıştı;

''Benim oğlum hiç böyle küçük bebek görmedi de. Yok yakın çevremizde.'' 

Neyse ki baba işlemleri bitirdi de uzaklaştılar bebeklerini alıp. Değişik bir durumdu. İnsanların birbirlerinin hayatına,hiç tanımadıkları halde ne kadar kolay dahil olabildiğini bir kez daha düşündüm.

Sonunda hemşire beyimin adını seslendi, sıramız geldi, doktora girdik. Bizim bey omuzunu incitti, onun için geldik. Çok sıkıntılı bir durum yokmuş neyse ki. günün güzel haberi ile reçetemizi alıp evin yolunu tuttuk.