Gastrofest




Her ne kadar AI beni keyifli çizse de böyle organizasyonlar bana göre değil . Yine de bir uğradık.  
Otobüslerle turları gelmiş, ortam şenlik yeri. Hemen hemen tüm  esnaf yer açmış,tanıtım yapıyor. Sahil tarafında workshoplar, söyleşilerin yapıldığı sahne kurulmuş, plastik sandalyelerde bir çok izleyici var. 
Festivalin yapıldığı yer Ayvalık girişte açılan bir avm de. Açık hava avm si. Güzel bir yer. Merkezde tost yediğimiz tostçu buraya da şube açmış. Tabii ki hemen birer Ayvalık tostu yedik. Malum Ayvalık'ın tostu ünlü😃 Merkezde küçücük bir büfeden buralara gelmesi orijinal tostu yapıyor olmasında saklı bence; izmir tulum peyniri, sucuk, domates biraz turşu. Nefis.

 Sonra yine minibüse atlayıp Ayvalık'a inip şöyle güzel bir sahil keyfi yaptık.
Akşam güneşi bulutların arkasında kavuştururken bira -patates ikilisi eşlikçimiz oldu. Sahilde çocuklar ucuna ekmek bağladıkları misinalarla suda bol bulunan kefalleri tutmaya çalışıyorlardı. Onları izledik.
Güzel bir gündü. 

Eve döndük ardımızdan bir yağmur boşandı ki sormayın gitsin. 
Bu yıl Ayvalık çok yağışlıymış.

Şimdilik Buralardan..


Bir zaman önce Ayvalık 'a geldik. Bir anda çiçekler içinde kaldık. Güller, hanımelleri, mavi çalı çiçekleri, daha neler neler .
Zeytin ve mandalinada çiçeğe durmuş. 
Yollar boştu gelirken.  Buralarda boş henüz. Yazlıkçılar yeni yeni geliyor. 
Komşular birbiri ile hoşgeldin ,ne zaman geldin muhabbeti yapıyor, yine buluştuk diye seviniyor. Bir de İnternet muhabbeti oluyor, bağlattın mı açıldı mı sizinki falan muhabbeti.  Neyse biz bağlattık hemen😊 Şimdi internet var ama dizüstü yok, telefonda ne yazabilirsem artık o kadar.

İlk kez mayısta geliyorum, zeytini hiç çiçekli görmemiştim, mandalinayı da. Güller her daim açıyor.  Diğer çoğu çiçekte.Ama zeytin ve mandalinayı ilk kez gördüm
Bu da malta eriğinin dibinde kendiliğinden çıkıp duvara saran hanımeli. Rahmetli anneannem çok severdi hanımeli çiçeğini. Brnde severim. Küçükken balını çıkartıp yerdik bir de. Yalan yok yine denedim . Tabii ki o zamanların tadı yok🤷‍♀️


 

Gül Reçeli

Bahçede Yediveren Isparta gülleri adeta coşmuş. Bugünlerde bol bol yağan yağmurlardan nasibini almış,mis gibi kokuyorlar. Yumuşacık taç yapraklarını topladık, dökülmeden. 
İyice yıkayıp kuruttuk. Şekerle birleştirdik, kaynattık. 
Mis gibi gül reçelimiz hazır.
 

Dönüşüm.


 Anneler günü için yürüdük geldik, baktık sokak kapalı, yandan ufak bir yaya yolu açmışlar. Görüntü ürkütücü, koskoca bina yola yayılmış. Kenardaki o güzelim selvi ağaçlarını da kırıp geçmiş. 
Kartal'da özellikle son iki yıldır hızlı bir dönüşüm var. Eski binalar yıkılıp yerine yenisi yapılıyor. Ya da ada bazında bir çok apartmanı yıkıp şimdilik öylece bırakıyorlar. Dönüşümden nasibini alan bir sokak da eski oturduğum sokak. Çoğu bina yenilendi en son kalan bir grup var. Onlardan köşedeki binaya yıkım için gelen iş makinası dokunur dokunmaz bina kendini yola  bırakmış. Ters tarafa yıkılsa yandaki yeni bina da zarar görecekmiş. Şu an sokak bina enkazı ile dolu, biraz temizlemişler ve yolu araç geçişine kapatmışlar. İyi ki insan geçmiyormuş o sırada. Yalap şap, kurallara göstermelik uyduğumuz işlerin sonuçlarından biri. Bu yıkımlar sonucu gökyüzü mavi görünse de şu son zamanlarda inşaat tozu soluyoruz.

Yani bende bu günlerde güzel şeyler görüp yazayım diyorum ama karşıma çıkan bunlar. Algıda seçicilik mi yapıyorum yoksa güzel bir şey mi kalmadı etrafta bilemiyorum.

 

''Gün''lerden ''Gün''lere..

 


Bu sezon da gerçekleştirdiğimiz hanımlar arası ''gün'' toplantılarımızın sonuna geldik. Bu paralı günler artık azalsa da nostalji tadında devam etmekte. Bir farkla artık kimse evde toplanmak istemiyor. Hanımlar evde oturmaktan sıkıldı. Yıllarca süregelen ev günlerinin yeni adresi kafe, pastane ya da restoranlar oluyor. 

Diğer yerleri bilmem ama yıllar yıllar önce anneannemlerin mahallesinde herkesi belli bir ''gün''ü vardı. Ayın diyelim 20'si Ayşe hanımın, 8 'i Fatma hanımın , 12'si Şadiye hanımın gibi. O tarihler sabitti. Hiç kimse gelmeyecek bile olsa evde çay hazırlığı yapılır, ev toparlanır, misafir beklenirdi. Kimseye özel davet olmazdı, zaten  iletişim kolay mıydı sanırsınız? O gün kimin günü olduğu bilinir ve ona göre gidilirdi. Para pul işleri yoktu ilk zamanlar. Sonra artık nereden çıktıysa günler ''paralı gün'' oldu. Evin sahibesi hem hazırlık yapar, hem de misafirlerden paraları o gün o toplardı. Sonra sonra paralı gün ''altın günü'' ne dönüştü. Henüz gram altının bilinmediği zamanlar, herkes için çeyrek altının erişilebilir olduğu zamanlardı bunlar. Düğünde çeyrek takanlara burun kıvırılırdı neredeyse. Hey gidi günler. Sonra sonra pandemi falan insanlar evlere kapanıp, günlerin sonu geldi. Tekrar normal hayata geçtiğimizde  hanımların sosyalleşme olayları da başka şekle bürünmüştü. Artık gram altın piyasada daha revaçta. Hatta mecburiyetten avro ya da dolar günleri bile başladı.  Liramız gittikçe alım gücünü kaybediyor, hanımlarda kendilerini güvenceye alıyorlar. hayat şartları herkesi ekonomist yaptı neredeyse. 

Yeni ''gün''ler için kafelerde buluşuluyor, hanımlar artık rahat etmek istiyorlar. Evde ne diye onca hazırlık yapılıp masraf edilsin ki. Böylesi daha kolay .Zaten evde oturmak neredeyse sağlıksız bir durum şeklinde lanse edilen zamanlardayız. ''Evde durmayın yaşlanırsınız'' lara kadar geldi durumlar.(evim evim güzel evim)

 Nereden bugünlere geldik. Hem zenginleşip hem fakirleşmişiz, değişik durumlar yaşıyoruz. 

Ben çalıştığım için bu gün olaylarını annemden takip ederdim. Günlerde çok da güzel çaylık pasta-börek-kurabiye vs. tarifleri olurdu. Nefis şeyler yaparlardı. Özellikle bununla tanınmış bazı hanımlar vardı. Günde yapılanlar anlatılır, tarifler alınır verilirdi. Benim de çoğu tarifim bu dönemlerde annemdendir. Gerçi şimdi internet ve yapay zeka ne isterseniz önünüze sunuyor. Ama o zamanlar daha  tatlı anılar olarak hafızamda. 

Evet dünkü günümüz sonrası böyle bir yazı düştü klavyeden siz sevgili okuyucularıma. Her yerde farklı olabilir, hala evlerde gün yapıyor olanlar olabilir. Bizim buralarda böyleyken böyle. Analardan kızlara aktarılan bazı gelenekler işte. Mesela benim kızım ve en yakın arkadaşları da gün yapmaya başlamışlar.Ama onlar tekrar evlerde toplanmaya olayına geri döndüler. İşte böyle nesiller arası aktarım eski usule dönüşle devam ediyor. Tabi hepsi çalışan güçlü kadınlar. Belli ki evde olmayı özlüyorlar ve evlerde toplanıyorlar. Güzel evlatlarımız onlar hep başarılı , mutlu ,sağlıklı olsunlar . Gelecek onların..

Konuyu bambaşka yerden bağlayarak ayrılıyorum sevgili okuyucu. Demek ki bazı alışkanlıklar şekil değiştirse de tamamen kaybolmuyor. Annelerden kızlara geçen o sıcaklık, bir şekilde yolunu buluyor.

Bu pazar anneler günümüz , hepimizin kutlu olsun. Bu yazı da anneler ve anne olacaklar için olmuş olsun.



Başımıza Gelenler..

 İstanbul'da yaşamak her daim zor hale geldi. İnsanlar çok asabi çok. Hiç beklemediğiniz bir anda bir  vukuatın içine dahil olabilirsiniz.
 Mutlu mesut bu çiçekler gibi rengarenk bir halde trafiktesiniz mesela dün bizim olduğumuz gibi. Sakince bir yerden eve dönmeye çalışıyorsunuz. Az da kalmış, mahalleye varmışsınız. Parkın kenarındaki sokak çift gidiş geliş, lakin yolun tek tarafında arabalar tren vagonu gibi dizili park halinde. Genelde Marmaray'a yakın olan tüm sokaklar park yeri halini aldı. Sabah gelip arabalarını park ediyorlar ,marmaraya binip işlerine ya da her nereye ise gidiyorlar. 
Sokak araları trafiği tam bir keşmekeş. Biz de yolun girişinden baktık gelen yok ,sokak zaten kısa mesafe başından sonu görünüyor. Girdik yola çok az kaldı ki bir başka araç hızla sokağa girip önümüzde durdu. Camdan o cücük kafasını çıkarıp el kol ile geri gidin diyor. Filtreli camdan bile belli olan kırmızı rujlu bir kadın var yanında. Başladı ona bağırmaya ''çek resmini çek çek  cimere şikayet edeceğim'' 
Töbee! Eşim kibardır trafikte çok uzun yıllardır araç kullanır,bilir yol yordam. Ama adamın böylesine ilk kez çattık. O ancak beş-on metre geri gidecek, neredeyse köşede duruyor ,biz tüm sokağı geri gideceğiz.
Vallahi o hengamede aklıma ;Bir köprüde karşılaşmış iki inatçı keçi hikayesi geldi. Sinirim bozuldu:)
Neyse adam yine el kol yapıp geri gitti(mecbur) ,bende benim beyi sakinleştirerek yolumuza devam ettik. 
Yani bu İstanbul'da trafik çıldırmış. Kolay kolay da hale yola gelmez. Çünkü o kadar dikine ve çarpık yapılaşma var ki .Yol desen aynı yol, herkes yıllar öncesinin o sakin sokaklarına doluştu.
Aynı gün içinde bir kaza ve bir kavgaya daha şahit olduk. 
Dün Anadolu'nun çok güzel bir şehrinden gelen okul arkadaşımla buluşma ayarlanmaya çalışılıyordu. Bir türlü denk getriremedik; ''Bizim orada her yer yarım saat, burada kimi metroya yakın istiyor, kimi metrobüse nasıl buluşacağız bilmem.Okul zamanı böyle miydi İstanbul'' diye şaşkınlığını belirtti. 

Öyle ne yazık ki İstanbul'da yaşamak tam bir çile..
Çile bülbülüm çile..
 

Talat ve Fıtnat


  

Eski bir İstanbul hikayesi okudum. Taaşuk-ı Talat ve Fıtnat.

Şimdikinden çok farklı bir İstanbul zamanında geçiyor. 

Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Türk edebiyatının ilk yerli roman örneklerinden biri kabul edilir. Eseri yazan Şemsettin Sami(1850-1904) romanı 1872 yılında yayımlamıştır. Eserde, Talat ile Fitnat’ın aile baskısı ve görücü usulü evlilik düzeni içinde yaşadığı trajik aşk anlatılır.

Roman sadece bir aşk hikâyesi değildir; dönemin Osmanlı toplum yapısını, kadınların yaşam üzerindeki söz hakkının sınırlı oluşunu ve yanlış geleneklerin insan hayatında açtığı yaraları da eleştirir. Dilinin sade olması ve günlük konuşmaya yakın anlatımıyla dikkat çeker. Bu yönüyle halkın kolayca okuyabileceği bir eser olmayı amaçlamıştır.

Bugün eser, hem edebiyat tarihindeki önemi hem de toplumsal eleştirileri nedeniyle hâlâ okunmaya devam eden klasikler arasında yer alır.

Not: ''taaşşuk'' kelimesi “karşılıklı âşık olma”, “sevgiyle bağlanma” anlamına gelir. Kelimenin kökü “aşk”tır.

 

Markettekiler..

 Dün yakınımızdaki bir markete uğradım. Öğlen saatiydi, market sakindi. Öyle bakınırken kulağımın dibinde bir ses geldi; 

''Abla bir bakar mısın?'' Boş bulunmuşum  ''ayy!'' diye hafif bir sıçradım. 

 Döndüm baktım ,ben boyda, cılız ,saçları tas geçirilip kesilmiş püskül gibi bir ergen. Üzeri yabancı bir markanın logosu ile kaplı, uzaktan bakınca kareli sofra örtüsü gibi duran eski, bol bir eşofman takım giymiş. Ben öyle bağırıp ters bakınca ''pardon abla'' deyip dümeni çevirdi. Hızla yok oldu.

 Sonra baktım bunlar üç arkadaş. Alışveriş yapan insanların yanına usulca yanaşıp, bir şeyler almalarını istiyorlar. Çocukta değiller, gençler ,ergenler boyları posları olmuş artık. Gidip rafları yerleştiren çalışana seslendim; ''evladım bunlar içerde dileniyorlar, görmüyor musunuz?'' diye.

 Adamcağız kalkıp bunların peşine gitti. ''Abi biz bir şeyler alacağız'' dediler. Geri döndü. Bu arada bir kargaşa da oldu ama gençler dağıldı market içine. Bende alacağımı aldım kasaya geldim . Baktım sonra ne olduysa iki görevli bunları dışarı çıkarıyor. Üçü de değişik giyimli, biraz rap tarzı mı diyeyim, bilemedim bu yeni nesil genç giyimi. Biri desenli eşofman  giymiş, biri saksı şapka takmış, birinde üzerine çok bol bir pantolon. Değişik. 

Market önlerinde ufak çocukları dilendirenleri ya da yardım isteyen yaşlı insanları görüyoruz . Ama yaşları on beş on altı gibi olan bu çocukları görünce hem üzüldüm hem kızdım .Ah ne yazık, ne acı. Bu genç yaşta dilenmeye çıkmışlar. Oysa bu çocukların bu saatte okulda olmaları lazım.

 Gençlerimizi ziyan ediyoruz.

Yine canım sıkıldı.. 

Bir Lokma Muhabbet..

 

Komşumuz hayrına  lokma döktürdü. Gelen geçen kim varsa tadına baktı. İki üç yıldır sürdürüyor bu güzel ikramını. Ne diyelim, Allah kabul etsin. 

Cuma günleri merkez camii önünde de duruyor bu lokma arabaları. Kimi ölmüşlerinin ruhuna, kimi adakları için ,kimi de sadece iyilik için döktürüyor lokmasını. Genellikle küçük  hamur parçacıklarının kızartılıp ,şerbete bırakılması ile ortaya çıkan o bildik tat...Paylaştıkça çoğalan bir lezzet.
Bir keresinde Ayvalık'ta denk gelmiştik. Ama bu kez alıştığımız gibi değildi.Lokma yerine büyükçe pişi şeklinde yapıyorlardı, üzeri çörekotlu ve tatlı değil bildiğimiz tuzlu pişiydi. Çok lezzetliydi. Ayvalık'ta da bu lokma dökme işine cumaları pek yaygın, sık  rastlanıyor. Hem sevap kazanma isteği, hem bir arada bulunma, yardımlaşma, bir iki muhabbet. Hepsi bir arada. 
Güzel adetlerimiz var,gerçekten.

Bazen Hayat Düşündürücü..

 Dün hava çok güzeldi. Güneş hafif ısıtıyor, gölge hafif serinletiyor. Annemle babamı devre arkadaşları ile buluşmaya götürdük. Babam artık araba kullan/a/mıyor. Arabasını da sattı bu nedenle. Şimdi bir yerlere biz getirip götürüyoruz. Arkadaşları da çoğu arabalarını bir kenara bırakmışlar. Çoğu bizim gibi evlatlarıyla ,toplu ulaşımla , taksi ile bir yerlere gidip geliyor. İstanbul'da yaşayanlar için en mantıklısı artık bu. Trafik sorun, park yeri sorun, benzin pahalı yani say say bir çok neden. Kartal'dan Fenerbahçe'ye gitmemiz bir buçuk saati buldu. En sakin olacak zamanda hem de. Okullar kapalı olmasına rağmen dönüşüm inşaat işleri her daim her saat açık, koca koca hafriyat kamyonları  yollarda:/

Gittiğimiz yer sakin, huzurlu. Büyüklerimiz bir araya gelmekten mutlu. Biz de baya büyüğüz de bakmayın, onların yanında genç kalıyoruz:) 

Bu güzel ortamdan biraz erken ayrıldık. Çünkü aynı gün bir arkadaşımın vefat eden babasının, cenazesi kalkacaktı. İkindiye yetişmem gerekti. Bu gibi konuları artık benimkilere bahsetmek istemiyorum. Adamcağızı evladı yazlığına bırakıp İstanbul'a döndükten iki saat sonra ölüm haberi gelmiş. Çok acı. Hanımı bir anda tek başına kalmanın acısıyla o kadar çok ağlıyordu ki! Allah rahmet eylesin. Görevimizi yerine getirdik.

Dün yine yaşlanmanın ,yeni deyişle yaş almanın(ne farkı varsa,bir nevi teselli) ne kadar zor olduğunu düşünerek uyudum. 

Çiçek Elması


Flamingolar ve Keçiler

Dün , flamıngolar, ördekler, sülünler, keçiler, tavuklar horozlar, işte böyle şahane bir yerdeydik.
Şu ufak keçiyi yakalayıp da bir resmini çekemedim. Hop hop ,zıp zıp nasıl da şen şakrak şımardı bizi görünce. Öyle sevimli, öyle güzel. 
Flamingolar ise muhteşem varlıklar/seslerini duymayın/ o boyun hareketleri, renkleri, ince uzun zarif halleri yani gerçekten hayatta her bir varlık mucize gibi. 
Flamingolar göç zamanı mart ve nisanda ülkemize uğrarlar. Hem de kalabalık bir nüfus olarak. Türkiye'de özellikle Tuz gölü civarında ve İzmir Gediz deltasında görülürler. 
Halk arasında Allı Turna olarak bilinen ,ismine türkü yakılan kuşlar pembe flamingolardan başka bir kuş değildir. 
Bu göçmen kuşların ismi bir de dizi çağrıştırdı bana. ''Flamingo Yolu'' 
1981 de TRT 'de yayınlanmıştı. O zaman TV dizilerine ilgi bir başkaydı. Bakın hala aklımda kalmış ismi. Başrolünde Mark Harmon vardı. Çok yakışıklı bir aktördü. Bir de  şerif Taytıs . Dizinin kötü karakteri. Her zaman olduğu gibi iyiler ve kötüler. Ve güzeller; Morgan Fairchild. Çok hoş kadındı.
Hayat şehirde yaşayan bizler için çok gri, çok monoton ,çok resmi. 
Arada başka hayatlarla, farklı canlılarla karşılaşmak insanı mutlu kılıyor. 
 

Birkaç Günlük..

 Evde iki gündür tadilat vardı.Yaşadığımız evler aynı olsa da odalarda dekorlar zamanla değişim gösteriyor. Özellikle çocuk odaları, onlar büyüdükçe zamana uyuyor,değişiyor. İlk taşındığımızda odada mavi boya ve ortasında winni the pooh figürleri olan ,rengarek resimli bant boya vardı. Yatak küçüktü. Sonra ergenlik dönemi başladı o winnie the pooh lu resimler yerini formula1 pilotları özellikle Schumacher' in posterlerine bıraktı. Zamanla onlarda söküldü. Masalardaki oyun bilgisayarları yerini geniş ince ekranlara klavyelere vb.bir şeylere bıraktı. Şimdi yine bir temizlik, eskiler atılıp/verilip yerine umarım biraz daha sade ve sakin bir oda şekillenecek. Cekli konuşuyorum çünkü henüz masa ve sandalyesi ve kitaplığı gelmediğinden her yer her yerde. Hiç sevmediğim durum, karışıklık hali.

🎮🕹🪄

Bu arada babamın hastane durumları vardı, kulağı ile bir sorun var .Lakin tüm girişimlere rağmen çözümsüz, olduğu haliyle bıraktı. Doktoruna danıştım o da (of the record) yaşı gereği kalmasını istiyorsa kalsın , dedi. Umarım bir zaman sonra daha fena bir şekilde karşımıza çıkmaz. Başkası adına karar vermek zor. Israr etmeli mi yoksa kendi kararına bırakmalı? Zorlandım. Yaş aldıkça insanlar hem büyük gibiler hem küçük. Nasıl davranmak gerektiği bazen düşündürücü oluyor.🏨

Baharda bir gelmedi ki şöyle doya doya tadını çıkartalım. Lale bahçeleri şimdi çoşmuştur da İstanbul'da aklı olan hafta sonu gezmeye çıkmaz. Hafta içi vakti olmayan çıkar o başka. Çıkmış da zaten yaya yoğunluğu yüzde doksanmış, vay vay vay!! Zamanında bol bol gördüğüm lalelere sayarım.🌷🌷

Eskilerden  lale zamanı resimleri ile ortaya karışık yazımı da bitirmiş olayım.(Buyrun eski bir laleler yazısı )Konu bir anda lalelere geldi o da başka bir mevzu)






Mikrop Kapmaması Lazım.

 


Güzel bir akşam yaşamak için yola çıktık. Her gün İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna yolcu taşıyan marmaray bile sakin .Yolcusu azalmış. İşe gidip gelenler yerini yavaş yavaş gezmeye gidenlere ,geceyi yaşamak isteyenlere bırakmış. Kafası telefona gömülmüş olanlardan ziyade muhabbet edenler de hatırı sayılır oranda çok. Neşeli bir vagon.

 İlerden bir kız çocuğu geliyor. Pembesi kirli üzerine küçük gelen bir kazak giymiş. Uzamaya başlayan boyuna kısa gelen siyah bir pantolonu var. Muhtemelen sabah çıkarken at kuyruğu yaptığı siyah saçları artık dağınık ve yan omuzundan önüne düşmüş. Ayaklarını sürüyerek elindeki kağıt mendilleri satmak için tek tek yolcuları dolaşıyor. O sırada yolcuların arasında iri yarı bir kadın var. Boyalı ,sarımsı kıvırcık saçlı. Elinde daha doğrusu kolunun altında poodle cinsi bir köpek tutuyor. Oyuncak gibi bir şey. Küçük mendil satıcısının solgun yüzü köpeği görünce parlıyor. Hemen onlara doğru yanaşıyor. Kadının boyu kocaman. Köpek ve kız küçücük. Kız sakince yanaşıp köpeği sevmek istiyor. Sanki sıcak bir şeyi tutmak ister gibi ,biraz da tereddütle elini köpeğin başına doğru getiriyor;

''Isırır mı?'' 

O sırada kızı görünce cüzdanından para çıkarmaya çalışan kadın, köpeği hafiften kızdan uzaklaştırıyor;

''Yok, ama mikrop kapmaması lazım'' neyse ki sesi soluk ,azarlama yok. Ama kibir var sanki, küçümseme var. 

Kızın eli yanına düşüyor, boynu eğiliyor. Kadın çantasından çıkardığı beş lirayı kıza uzatıp, kapının önüne ilerliyor.

Kafamda yankılanıyor 'mikrop kapmaması lazım'' cümlesi. Takıldığım bu cümleden kurtulamıyorum. Küçük kız tam da bulduğu o küçük mutluluk anını kaybediyor. Elinde mendilleri diğer vagonlara doğru uzaklaşıyor. 

İri yarı kadın da mikroptan korumaya çalıştığı köpeği ile sonraki durakta iniyorlar. 

 

Leylek Leylek Havada..

 Dün nihayet leylekleri gördük. 

14 şubat vesilesiyle Ö.e ve bana burca göre dizili renkli taşlardan birer bileklik almıştım, hediye babında. İnternetten tesadüfen bulduğum bir satış yeriydi. Çok şık kutularda, hemencecik göndermişlerdi bileklikleri. Pembe kutuların içine birer de *marteniçka koymuşlar. Ben takmak istemedim, Ö. hikayeyi anlatınca heyecanlandı; ona ilginç geldi ve hemen taktı. Bu aralar erkeklerin çoğunda böyle kırmızılı ipler çok var ,kendisi de özendi sanırım:) 

Sonra ona anlattım bir hikaye; ''Leylekleri görene kadar bu kolunda takılı duracak, sakın çıkarma.''

Zaten düğüm atmış, kesmesi lazım. Şimdi işimiz leylekleri beklemeye kalmıştı ki havalar kışa geri döndü.Yağmur, gri bulutlar, serin hava .Dedik leylekleri zor görürüz. 

Dün hastane sonrası bir kaç bir şey almak için AVM'ye giderken baktık bir adam kenarda duruyor,kollar havaya doğru, cep telefonunu gökyüzüne tutmuş bir şey çekiyor. Eğilip baktım...O da nee! Gökyüzünde ,neredeyse nokta gibi, ama hareketlerinden tanıdım.

Leylekleerr.

Geliyooor. ''Ö. çabuk bak, yukarı leylekler gelmiş.''  Leylekler  çok yukarda helezon şeklinde sakin sakin dönüyorlar. Ne kadar güzeller. Kim bilir ne uzak yollardan ,hangi rüzgarlara karşı geldiler. 

Ve Ö.in kolundaki marteniçkayı kesip bir bahar dalına astık. Öyleymiş usulü.

Bakalım şimdi leyleği havada gördük , ne kadar yol yapacağız bu sene. Malum leyleği havada görürsen bol bol seyahat edeceksin , demektir. Hadi bakalım.

Kısmet..



*Marteniçka; Balkan kültüründen gelen, mart ayı ile birlikte bileğe takılan , şans,bereket,sağlık getirdiğine inanılan ,kırmızı beyaz iplerden yapılan bir süs.

Birkaç Günlük..

Pazarda fiyatlar almış başını gitmiş. Her zaman alışveriş yaptığımız pazarcı ''Yakında çoğumuz tezgah açamayacağız abla. Gidişat öyle'' diyerek, kilosu en yüksek para birimimizden fazla tutan  domatesleri torbaya koyuyordu. Epeydir sebze tezgahları azaldı pazarda .Ne çoğaldı dersiniz? Eskilerin tabiriyle bit pazarı denilen bölüm yani ikinci el eşya satan ufak tezgahlar ve satıcıları. Başları da epey kalabalık oluyor.
****

Hava gri, puslu. Yine kaç gündür olduğu gibi. Kış gitmek istemiyor ,cemreler düşmüş, leylekler gelmiş,umurunda değil. Devamlı bir yağmur, sis,soğuk öylesi bir hava ki evden çıkasım yok. Zaten İstanbul artık taştı ,nereye gidip de şöyle zevkine vararak gezeceksin. Mutlaka asabını zorlayacak bir durumla karşı karşıya kalıyorsun. Hiç bir şey olmasa trafik derdi garanti zaten.
Şöyle topluca bir  gezi düzenlemek istiyoruz mesela. Cuma toplantımız vardı. İstanbul tarafına yani bize göre Avrupa yakasında güzel yerler var lakin gidiş dönüş yaklaşık üç saat sürüyor. O da trafiği göz önüne alıp erken yola çıkıp vakitli dönersek. Okul, iş trafiğine yakalanmadan. Biz de kendi yakamızda,Pendik,Gebze,Kocaeli  gibi yerlere baktık. Çok güzel mekanlar açılmış .Ancak çoğunda kişi başı fahiş fiyatlarla karşılaşılıyor. Epey araştırmadan sonra bir yerle anlaştık bakalım, nisan sonuna doğru bir organizasyon yapılacak.
*****
Günaydın sevgili okuyucu, pazartesi geldi yine.Yine yağmur yine yağmur. Aman şikayet ettiğim sanılmasın da.Barajlara doğru yağsaydı bolca. Aynı böyle. Çünkü İstanbul denilen koca şehir yağmurla birlikte çilesini çoğaltıyor. Okula,işe giden zorlanıyor. Ben hedaer için bahar bahçe resmi koyalı çok oldu , erken davranmışım,demek ki!. Nisanı beklemek gerekecek güzel havalar için. 
Yağ yağ yağmur..
Hatırlayan var mı? 
devamını..😊
*****

23 Mart

 

Bugün dolapta küçük bir dilim pasta var. Gülenyüzlü,kalpli,uğur böcekli. Dün sevgili eşimin doğum gününü kutladık.
 Çocukların da geleceğini eşime söylememiştim. Nasıl olduysa tuttum kendimi, belli etmedim. Kızını karşısında gören Ö. şaşkınlık, sevinç, tatlı heyecan hepsini yüzüne yansıttı. 
Güzel bir yemek, lezzetli bir pasta. Tatilden dönen çocuklarla tam bir çekirdek aile kutlaması oldu.  Giderken kızıma evde onun için yaptığım yemeklerden verdim. Malum evli ve çalışan kadınların en sıkıntılı işi yemek mevzuu. Bir iki gün rahat etsin. Bazen bu konuda keşke daha yakında otursalar da daha çok faydam olsa derken buluyorum kendimi. Ben çalıştığım yıllarda annemin yemek konusunda çok yardımını gördüm. Karşılıklı apartmanlarda oturuyorduk. Hem çocuklara hem yemeklere çok yardım ederdi. Ben de şimdi kızım geldiğinde ona bir iki şey yapıp mutlaka gönderiyorum. Elimden geldiğince.
Yağmur hala yağıyor, hava hala gri,puslu.
Önceki yirmi üç mart resimlerine bakınca bu yıl soğuk bir bahar yaşadığımız belli oluyor. Ben severim böyle havaları . Sonrası yaz nasılsa. 

Bir Bayram, Bir Telefon

 

İyi bayramlar sevgili okuyucu,

İstanbul günlerdir gri, puslu bir hava içerisinde, varlığı belli belirsiz ,devamlı çisil çisil yağan bir yağmur altında. 
Tatsız.
 Bizim mahalle gereğinden fazla sessiz. Evimizin arka tarafındaki parkta hiç kimseler yok. Kediler bile ortalıkta değil. 
Garip kalmış sokaklar.
Bayram sabahını annemlerde geçirdik. Kahvaltıya gittik. Giderken fırından tereyağlı simit aldık. Fırının yeni ürünü. Bol susamlı açma gibi . Lezzetli. Annem pandemiden bu yana bırakmadığı ekmek pişirme işine devam ediyor. Onun için ekmek almadık. Teyzem de geldi. 
Kahvaltı sofrasında TRTmüzik 'te yayınlanan Kandıralı'dan Bayram havalarını açıp ,dinledik. Eski yıllarda bayram sabahlarında bizim evlerde çalınan neşeli, oynak havalar. O zaman savaşlar yoktu. Belki vardı da biz ufaktık, hayat güzel ve pembeydi. 
Babamın bir kaç gündür keyfi yoktu ,biraz toparladı biz gidince. Sonra kızım tatile gittiği Atina'dan, kardeşim Ayvalık'tan ,akrabalar Bursa'dan aradılar uzaklar yakın oluverdi.. 
Derken yabancı bir ülke kodundan gelen bir numara önce annemi sonra babamı ısrarla aramaya başladı. Tabii ki bizler güvensiz bir şekilde yaşadığımızdan ilk aklımıza dolandırıcılar geldi. Kendi aramızda bu dolandırıcıların, başa gelip anlatılan hikayelerini konu ettik, konuştuk. Babamın telefonundan engeli bastık. Malum yönetenler bile telefonlara bu konularda uyarı mesajları gönderiyordu.
Bu kez annemden aramaya başladı. Onu da kapattık.
 Sonra gece annem aradı.
 ''Bu numara beni yine ısrarla arıyor, ne yapacağım şaşırdım'' diye. Kapat anne sesi kıs falan dedik. Hallettik bir şekilde. Ama belki ondan fazla kez aradı.
Akşam bayramlaşma münasebeti ile yapılan bir kaç telefon aramasından işin aslı açığa çıktı. 
Meğer rahmetli amcamın Fransa'da yaşayan büyük oğluymuş. Yıllar yıllardır ,/ siz deyin yirmi ben diyeyim otuz kırk/ bir kez bile arayıp sormayan kişinin bu bayram telefon sapığı gibi devamlı arayası tutmuş. 
Ya hu açmıyorsak bir mesaj çekip kendini tanıtmaz mı?
 Telefonların numaralarını halam vermiş , akıl edip bizimkilere haber vermemiş, ''Fransa'dan telefon var ''diye:) Yurtdışında akraba var ama hiç arayıp sormayan akraba. Ne bilelim birden aklına düşeceğimizi. 
Aynı şeyi diğer bir yeğenine de yapmış babamın. Çaldırmış çaldırmış durmuş. O sonunda dayanamayıp açmış telefonu ,sessiz kalıp dinlemiş. Ses yok..
Sonra birden demez mi 
'' Abi bil bakalım ben kimim'' 
O da yazık tanımamış ,yıllar geçmiş, mesafe büyümüş... 
Sonra tanıtmış kendini falan.
 
Neyse ki sonuçta  babam ve yeğeni yıllar sonra konuşup, halleşmişler. Babam da mutlu olmuş tabi. Numarayı da kaydettiler. 

İnsanlar yaşlanıp ,olgunlaşınca eski bağlara dönüş çabası oluyor. Vefa akla geliyor, vicdan sızlıyor. Ama bazen  iş işten geçmiş olabiliyor. 
Bu zaman sonra amca yeğen görüşmesi mesela ne anlam içerir? 
Ne kadar içten ,samimi olur. Kimdir yeğen, kimdir amca, kim kimi tanır. 
''Hiçbir şey için geç değildir'' diyebilirsin.
 O zaman ,varsa senin de ''acaba arasam mı?'' diye içinden geçirdiğim birisi... ara .
 Ama cevap vermiyorsa mesaj at, kendini tanıt olur mu? 
Bayramda ya da herhangi bir gün küçük bir şaşkınlık,  ufak bir mutluluk bırak . 

Sevgili okuyucu ,işte böyle. Bayramlarda aileler kavuşur, küsler barışır ,uzaklar yakınlaşır derler biz bunun küçük bir parçası oluverdik, uzaklar yakınlaştı. 
Öyle böyle derken ,sessiz sakin bayramın son gününe geliverdik.
Günleriniz bayram tadında geçsin, iyi bayramlar.

Bugünlerde Dünya

 Sevgili okuyucu, 

bu satırların sana hangi nedenle yazıldığı henüz belli değilse de bir müddet sonra klavyenin harflerine hangi sebeplerle basıldığı ortaya çıkar diye ümit ediyorum. Çünkü bu günlerde hiç yazasım yok. Bu savaş hallerini dinlemek mi beni böyle yaptı bilmiyorum. Oysa dünya öyle garip bir yer oldu ki üzülmek istersen seni üzüyor, sevinmek istersen sevindiriyor. Hatta heyecan duyacağın pek çok şey oluyor. Önüne konulmuş çeşitli seçenekler var. Hangisini istersen. 

Ama sevgili okuyucu, bu günlerde üzücü şeyler baskın. İnsanın insana yaptığı zulümler bitmiyor. Filler tepişir, çimenler ezilir derler. Lakin fil de çimen de insan olunca daha da iç acıtıyor. 

Güncel haberlere bakmamaya çalışıyorum. Galatasaray'ı izliyorum, oğlum F1 izlerken ona takılıyorum. Mutfakta sağlıklı şeyler pişirmeye dikkat ediyorum. Mesela dün zeugma'nın tarifiyle mercimek ekmeği pişirdim. Kırmızı mercimekten. Güzel oldu. Yürüyüş yapmaya çalışıyorum ,üşenmezsem. Havalar tam yürüyüş havası, pırıl pırıl güneş, mavi gökyüzü, esinti yok, hafif serin, terletmiyor. Şahane sevgili okuyucu şahane. Belki leylekleri bile görme ihtimali var.

Dün babamı doktora götürdük. Sevgili okuyucu pek iyi bir doktormuş, neye dikkat etti ve tavsiyede bulundu bilsen. Çok hoşuma gitti. İçeri girerken hafif sendeleyen babamın kolundan tuttum.

 ''Oo dedi, mevcutlu gelmişsiniz'' 

''Bakın yanlış anlamayın , nacizane tavsiyem bir baston kullansanız çok iyi olur. Hem sizin ,hem de etrafınızdaki insanlar için büyük kolaylık ve rahatlık sağlarsınız'' 

Aslında doktora başka bir derdimiz için gelmiştik ama doktor hanım güzel bir noktaya değinip konuyu derinleştirdi. Kendi annesinden örneklerle güzel güzel açıkladı, belli yaştan sonra baston kullanmanın gerekliliğini. Bu konu babamın dikkatini çekmiş olacak ki dönüşte ,herşey satan mağazalar var ya oraya uğramışlar. Oradan bir  baston edinmiş. Annem telefonda anlattı. Tabi daha uygun ve kullanışlı bir baston almak lazım. 

Sevgili okuyucu ,yaşlanmak zor. Kabullenmek daha zor. Hepimizde nedense genç kalma arzusu var. Bu yaşlılık evresi ne zaman yaşanacak, yaşanmadan mı bu dünyadan ayrılacağız, belli değil. 

 İyi ki bebeklik halimize özenmiyoruz . Gerçi yeniden emeklemeye çalıştığımız günlere dönmeyi düşünmek bile yorucu

Bugünlük bu kadar, sevgili okuyucu. Şimdilik aklımdan geçenler bunlar. Birazdan sanal market siparişim gelecek. Dünyayı kurtaramasak da kahvaltıyı hazırlayıp, yeni bir gün başlayabiliriz. 

İyi bir gün dileklerimle..


Düne ait..

Güneşli havalara kavuştuk. Dallar tomurcuklanmaya,hafiften yeşillenmeye başladı. Renkli papatyalar saksılarda yerini aldı. Güzel havalar geldi. 
Sahil gelen geçen ,yürüyüş yapan, bebeğini ,yaşlısını, evcilini gezdirenle doldu. Aslınsa bu kalabalık her mevsim var. Çok soğuk ve yağmurlar hariç. İstanbul'da sahil kenarları iyi ki halka açılmış. 
Yoksa nerede nefes alırdık.

Dün sağlık raporlarını uzatmaya gittik. Pandemi sonrası süresiz gibi olmuştu. Artık yıllık veriliyor. Pek kimse yoktu ama doktor acil anjiyo ameliyatına girdiğinden biraz bekledik. Geç çıkacağı belli olunca diğer doktora girdik. Sonuçta yapacakları muayene belli. Raporu alıp çıktık. Bugün de annemle göz doktoruna gideceğiz. Geçen yıl vikrektomi  yapılmıştı. Görmesinde pek bir fayda sağlamadı ama işte kanamalı bölge temizlenmiş, hasar ortaya çıkmış oldu. Sebebi de belli olmadı sarı nokta mı, pıhtı mı? Yine de iyi , idare ediyor. Çok şükür.

Hayatta şükür sebebi çok şeyimiz var. İsyan ettiğimiz, çaresizlik duyduğumuz zamanlarda yok değil elbette. Hepsi geçip gidiyor. Tıpkı suyun bir yerlere akışı gibi. Yüzme bilmeden içine girmeye kalkarsak boğulmak olası ama su sana yüzmeyi bir şekilde öğretir. Çırpına çıpına yüzeyde kalır, akışa kapılır gidersin. Yok  kenardan seyredersen zaten sorun olmuyor. Ne güzel akıyor, bak hüznümü de aldı götürdü der, kalırsın.  
 

Baharı Beklerken


Biz baharlar açtı  derken, cemreler düşecek diye beklerken, füzeler düştü, savaş çıktı. Baharı da bekliyorduk ama savaşı da bekleyenler vardı. Beklenen oldu. Dünyanın bitmeyen dramı. İnsanların ardı ardına nesillere devir teslim ettikleri en anlaşılmaz durum ,dert, çözümsüz olay ,acınası savaş. Bitmiyor, her gelen nesil yaşıyor bu durumu. 
Belki de bu da kurulu dünya düzeni dahilinde. Tıpkı her bahar açan badem çiçekleri gibi.
Ama badem ağacı her yıl açarken kimseye zarar vermiyor, aksine umut vaad ediyor. Oysa savaş her defasında eksiltiyor.
Yine de insan tuhaf bir varlık. Füze seslerinin arasında bir yerlerde çay demleniyor, ekmek  pişiyor, çocuklar oyunlar oynuyor, ana babalar saçlarını okşuyor. Hayat beton aralarından fışkıran yemyeşil otlar gibi, canlı. Devam ediyor. 
Belli ki bu da kurulu dünya düzeni dahilinde .

Badem çiçekleri açmaya devam edecek. Biz de yaşamaya. 
Belki bir gün, savaşın da nesilden nesile devredilen bir alışkanlık değil, geride kalmış kötü hatıra olduğu baharlara uyanır insanlar. Kim bilir.

Bir Şairin Evi Satılıktır

 Martılar gibi tüm gün oturup denizi seyrediyorum. 

''Hele martılar ,hele martılar. Her bir tüylerinde ayrı bir telaş.'' Onlar bile bazen telaşlı,ben değilim.

Bazen de televizyonu seyrediyorum. . 

 ''Beni hep bu güzel havalar mahvetti.'' Beni de bu gri havalar . Havadaki ağırlık fena etkiliyor.

Geçenlerde bir haber dinledim .Türk şiirinin en bilinen ,sevilen şairlerinden Orhan Veli'nin Beykoz'da doğduğu ,çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği ev satışa çıkarılmış. Mahalle sakinleri, yapının müzeye yahut kültür evine dönüştürülmesini talep ediyorlarmış.

Ne güzel olur..

Sevgili okuyucu ;insan ister istemez düşünüyor .Kurgu bir romandan, kurgu bir kahramana ait bir takım gereksiz(izmarit gibi) nesnelerin, eşyaların sergilendiği bir müzenin kapısı önünde insanlar kuyruk oluşturuyor. Hayali kahramanların hayali eşya ve evlerini görmek  için, hiç var olmadıklarını bile bile. Oysa bu şehirde gerçekten yaşamış, bu şehrin sokaklarında dolaşmış bir şairin evi satış listelerinde.

Bu bir çelişki değil mi? Hayali kahramanların ,hayali evlerine gösterdiğimiz ilgi ve alakayı kendi şiirimizin hafızasına neden göstermiyoruz?

Orhan Veli Kanık müzesi , İstanbul için güzel bir katkı, güzel bir tamamlanma olmaz mı? 



Günlük..

Kartal meydanda Atatürk heykeli ,28 ekim 1963 de dikilmiş.Sahil doldurulmadan önce biraz daha içerdeydi, sonra meydanı görecek şekilde yeri biraz değiştirildi. İnternette eski halini görünce paylaşmak istedim, burada da bulunsun.
Resimde denizin başladığı köşede duruyor şu an. 
Kocaman bir meydanımız var.

Denizi doldurup sonra yine su ve süs olsun diye fıskiyeli havuz yapmak! Biraz ilerde şahane marmara denizi var.

Biraz yürüyüş, sonra sade bir türk kahvesi.. Burada manzara iç açıyor..

 

Sadece Duydum.

 -sana çok yakışır.....

-ben de kulağa takılan değil, burnun kenarına takılanlardan istiyorum, neydi adı?..

-evet hızma.ama annem ne der?...

-boya ya da karşı. Saçını ziyan edersin diyor......

- kestane rengi olsa,çok beğeniyorum bana da yakışır....

- benim yok kestane değil siyah bildiğin, kestane hafif kızıllı.....

-sınıfta bazı kızlar var araya ışıltı attırmış çok güzel duruyor.

-evet, yok ben kestane düz boya....

-bir daha mı on yedi olacağız yaa.. ben annemi bir şekil ikna edicem...

-söylemeden olmaz kızım...

-tatlı dille......

- gerçi anneme tatlı dil işe yarar mı bilmem, sert çıkar biliyorum..

-dur marmaray geldi,bunu da kaçıramam..

Elinde laf arasında içtiği plastik su sişesinin son yudumunu içti. Şişeyi hemen yanı başındaki metal çöpe bırakıp sırt çantasını omuzladı ve konuşa konuşa vagona yürüdü.

Ah! annesi ,bir daha mı on yedi olacak, bırak boyasın saçlarını, taksın burnuna hızmayı.. Sanki on yıl geri gidip kendi kızımı dinledim gibi geldi. O da saçlarını boyamayı o yaşlarda çok istemişti. Yüz takısı gibi olaylara girmemişti, can acısı nedeniyle sanırım. Ama saç boyası hep gündemdeydi. Bu kulak misafiri olduğum güzeller güzeli genç kız da aynı şeyleri yaşıyor. Dertleri bunlar olsun. 

Bu arada bilerek dinlemedim. Beraber tren beklerken o kimse yokmuşcasına ,rahat rahat konuşuyordu. Ben sadece duydum....

Annesi şimdi evde midir, işte mi, akşam yemeğini mi düşünüyordur bilmiyorum. Belki kızının saçlarını her okşayışında çocukluğunu hatırlıyor, belki “geçer” dediği şeylerin hiç geçmediğini en iyi o biliyordur. Sert çıkan cümlelerinin arkasında, kimseye belli etmediği bir telaş vardır mutlaka; hayatın can yakıcı yerlerinden kızını koruma isteği. Çünkü bazı “hayır”lar yasak değil, korkudan söylenir.

Bir daha mı on yedi olacağız?
Olmayacağız.
Ama bir yerlerde, bir tren peronunda, her seferinde yeniden hatırlayacağız.





Bulaşıkçılar


 

Bulaşıkçılar, Morris Panych’in kaleme aldığı, kara mizah dozu yüksek ve absürt bir tiyatro oyunudur. Oyun, lüks bir restoranın mutfağında, sahne arkasında çalışan üç bulaşıkçının etrafında şekillenir. Görünmez emek, sınıf farkı ve insanın değersizlik duygusuyla mücadelesi; ironik diyaloglar ve sert bir mizah eşliğinde ele alınır.

Sahnenin merkezinde bulaşık yıkayan karakterler vardır ama asıl anlatılan, toplumun en alt basamağına itilen insanların iç dünyası, hayalleri ve öfkeleridir. Bulaşıkçılar, hem güldüren hem de rahatsız eden yapısıyla seyirciyi düşünmeye zorlayan, çağdaş tiyatronun dikkat çeken metinlerinden biridir.

(Zaten evlerimizde ve hatta işyerlerimizde hepimiz birer bulaşıkçı değil miyiz? Daimi olmasak da bir yerde bulaşığa eli değmemiş olanımız var mı?Üstelik çoğumuz da diplomalı bulaşıkçı.)

Bulaşıkçılar oyununda sevdiğim yıldızları da izleme fırsatı doğdu. Özge Özpirinçci,Ahsen Eroğlu, Şebnem Sönmez ve Ekin Eryılmaz sahnede tüm tiyatro konusundaki hünerlerini sergilediler. Gerçi seyirciler oyunculara kusur eyledi. 21.00 de başlayacak oyun seyircilerin yerleşememesi nedeniyle 21.15 olarak anons edildi, 21.15 de hala girenler olunca Özge Özpirinçci sahneye çıkıp oyuna başladı. Işıkların sönmemesi de garipti. Öyle kendiliğinden başladı oyun. Bir zamanlar kapıların kapanması, oyun sırasında içeri ve dışarı çıkılmaması, bir şey yenilip içilmemesi gibi nazik kurallardan eser kalmamıştı.

İstanbul'da evet, hemen her türlü kültürel etkinlik var. Fakat ulaşım ve ulaşmak zor ,çaba gerektiriyor. Mesela ulaşımda cuma cumartesi geç saatlere kadar olan raylı sistem ulaşımları pazar dahil diğer günlerde gece yarısı sona eriyor. Alışmış insanlar umursuyor mu? Hayır. Oysa böyle yaşayan bir şehrin metro ve marmarayı tüm gün ve gece çalışsa ne güzel olur. Sadece eğlence için değil gece çalışan bir çok insan var.
Neyse biz trene yetiştik, kalabalık vagonlarla herkes bir yerlerden evine dönüyordu. Güzel bir geceydi.

Viral Olan Tatlı..

Japon Keki;
İnstagramda bu tatlı tarifi viral olmuş.(Viral olmak: Sosyal medyada hızla yayılmak) Pek aldırış etmem bu gibi şeylere ama canım çok tatlı çekince böyle oldu. 
Hemen denedim. 
Evde ne varsa. Çünkü tarifler çeşitliydi, benimki de başka çeşit oldu. 

*Bir kase süzme yoğurt-normal yoğurt.* Yarım su bardağı granül kahve ,içine beş çay kaşığı toz şeker. İyice çırp. Üç küçük kaseye bölüştür. *İçine bisküvileri(çeşitleri farklı farklı yapanlar var,lotustan bebebisküviye kadar)  sık arayla batırarak diz. *Dolaba at,beklesin.*Kakao serpip ,ye. 

Ev ahalisi yorumları;
 *Kıvam on numara.(Resimde berbat çıksa da )
*Yazın daha iyi gider. 
*En tatlı bisküvi hangisi ise onunla olmalı, ya da kahvesini bol şekerli ya da yoğurda da ayrıca pudra şekeri olabilir ilave edilmeli. Şekeri bana az geldi. 
*Ama güzel mi güzel. Leziz mi Leziz. 
*Kim uydurmuşsa, iyi uydurmuş.

Güzel bir hafta başlasın. Sorunlar çözümlü, insanlar kolay anlaşılır, dertler dermanlı olsun. 
Ama en çok tatlı, mutlu, gülümseten haberler ve işlerle dolu geçsin. 

  

Cumartesi

 Bu gri İstanbul günleri fena halde can sıkıcı. Arada yağıyor, duruyor, soğuyor, ılıyor,kış havası hükmünü sürüyor.  Evvelki gün babamı doktora götürürken de böyleydi hava. KBB hekimi genç hanım  babamın kulak tedavisini kontrol için çağırmıştı. Neyse ki hastane yakın. Hastane değil de Tıp Merkezi, yeni açıldı. Ufak bir yer ama her tür branş var. Babam için bir ilaç yazmış, piyasada yok ilaç.''Bulamadınız değil mi? '' dedi. Kontrol için çağırıyor lakin kullanması gereken ilacı kullanamayacağını tahmin ediyor! Biraz tuhaftı. Muadilini yazdı, pazartesi tekrar kontrole çağırdı. 

Çıktıktan sonra sahildeki belediye tesislerine gidelim ,dedik. Hava yağmurlu diye boş olacağını düşünmüştük. Tahminimi doğru çıktı ,hemen masa bulduk. Güzel, kuru bir havada burada zamanınız sıra beklemekle geçebilir. Öylesine talep fazla. Talebin fazla olma sebebi hem lezzetli yiyecekler, hem nezih ortam, hem uygun fiyatlar. Biz de güzel bir kahvaltı yapıp, üzerine sade kahvelerimizi içtik. 
Kahve içmek için o kadar çok yeni mekan açıldı ki bu  civarda. Sahile giden sokak arasında bir tane daha açılmış. Yürürken gördük. Değişik bir ismi var ,çoğunun olduğu gibi. Şıkır şıkır ışıklandırmış, sakin sokak bir anda cadde havasına bürünmüş. Önünden geçerken içerisinin dolu olduğunu görmek şaşırtmadı. Kimi lak lak yapıyor, kimi laptoplu çalışıyor. Bu kadar çok kahveci olması garibime gidiyor bu muhit için. Çünkü buralar meskun mahal, mesela bu sokak, sokak arası, mahalle içi denilen yerlerden . Çarşı pazar yoğun kalabalık yerler değil ama gelip buraya kocaman ışıl ışıl bir kahveci açmışlar. 
Kısaca zincir olanı ,olmayanı ile  semtimiz, kahvecilerden kahveci beğen bir yerleşim yeri haline geldi.


Birkaç Günlük..


Sevgili Nazik Okuyucu; pazar günümü tümüyle Bridgerton dizisinin   4.sozonu ilk kısmına ayırdım. Şimdi dizilerde moda bu, bir sezonu ikiye bölüp kısa aralıkla yayınlıyorlar. Dört bölüm şimdi yayında, şubat sonunda diğer dört bölüm. Dördüncü sezon evin kızlarına değil,  yakışıklı  oğul Benedict üzerine kurgulanmış. Üstelik bir Külkedisi masalı üzerinden. Masalsı dekor ve kostümlere ,masalsı bir konu gelmiş. 

*****

Covid döneminden beri her yıl bir şekilde süresi uzatılan ilaç raporları dönemi sona erdi. Yeniden ilaç raporu çıkarmak için pazartesiye randevu aldım. Çantamı almak üzere sandalyeye hafif eğildiğimde öksürüğümün tutmasıyla belimin tutulması bir oldu. Neredeyse öyle yere paralel kalacaktım. Biraz açıldı oturunca lakin bugün üçüncü gün hala tutuk haldeyim. Yine de canım acıya acıya gidip muayene ve rapor işimi hallettim. 

***** 

İstanbul günlerdir yağıyor, bugün biraz güneş yüzünü gösterdi sanki. Ruhumuz depresif hale geldi gri havadan. Alışkın değil bünye. Bugün pazarımız var, bakalım fiyat artışları ne durumda. Malum aralık ayında 0 olan enflasyon ocak ayında birdenbire neredeyse 5 lere çıkmış. Vah bu indi çıktı oyunları vah!

****


 

Havadan Sudan Muhabbetler..

 2026 yılının bu ilk ayı, bana çok uzun geldi. Ay sonu gelmek bilmiyor. Neden acele ettiğim konusunda ise bir düşüncem yok. Öylesine geçsin istiyorum.

*****

Annem ,internette beğendiği elbise modelini göndermiş . Hatta linki ile beraber. Zamana uyum sağlamak böyle bir şey. ''N'apalım ,bize göre kıyafet mağazalarda zor bulunuyor.'' diyor. Haklı.  İstediği modelin M si kalmış, aldım. ''Olmaz o beden bana'' dedi, tavır yaptı. Bende başka bir elbise daha aldım XL . Dün geldi kıyafetler; M olan annem için çok bol ,diğeri ise neredeyse dar. Neyse ki kumaşı ve kesimlerini beğendi ,anlar bu işlerden ama ufak tefek tadilat için terziye gidecek. 

Annem bir zamanlar çok iyi dikiş dikerdi. Şimdi evlerde dikiş makinası falan yok. Bizim Singer marka bir dikiş makinamız vardı ve çocukken tüm , gençken çoğu kıyafetim annem tarafından dikilmişti. Burda'nın aylık sayılarından seçerdik kıyafetlerimi. Kumaş almaya bir hevesle giderdik.Akabinde modelin kalıpları çıkartılır, kumaş kesilir, tıkır tıkır dikilirdi. Hepsi ayrı maharet ve çoğu kadın bilirdi elbise dikmeyi. Bize de düz lise olmasına rağmen ufak tefek dikiş işte düğmedir, ilik açmadır, teğeldir vs. bunları öğrettikleri ders vardı. El İşi dersi miydi adı?! hatırlamadım. Şimdi böyle şeyler öğretilmiyor sanırım. Bu dönemden çok farklı zamanlar o zamanlar tabi. Kıyas kabul etmez. Hem yaşam şekli, hem ekonomi hem kullanılan malzeme ,kumaş ,ürün açısından. Bu dönem tüket-at dönemi.

****

Dernek için ,yardım amaçlı kahvaltı organize ediyoruz. İstanbul içi gezilerde belediyeler araç tahsis edebiliyor. Küçük bir otobüs verildi . Talep fazla ,belki bir araç daha verebileceklerini söylediler. Bakalım.

*****

Yazlıkta yaşayan kapı komşum nihayet evine döndü. Önceleri bir kaç aylığına gittikleri yazlıktan şimdi bir kaç aylığına İstanbul'a dönüyorlar. Kiraya vermeyi bile düşünmeye başlamışlar. Kahve içmeye çağırdım geçen sabah. ''Müge'yi seyrediyorum bitince geleyim  '' dedi. Dedim'' gel bende izliyorum.'' :)  Bazı programlar var çoğunluk izliyor ama sorsan kimse izlemiyor, herkes belgesel izlemede. Gündüz programları ve Survivor  mesela..

******

Altın fiyatları uçtu gitti. Bu sene altın günü yapalım demiştik, şansımıza bak. Yedi binleri geçti, on bine varacak diyordu kuyumcu geçen alışımda.  Bu döngü bitsin dolar gününe dönmek lazım, doların artmasını bir şekilde engelliyorlar nasılsa. Seçime kadar da tutarlar gibi. Belli de olmaz ya. Ülkede hiç bir şeyin önünü ardını göremez olduk. 

******

Altın cuma itibari ile düştü. Tv izliyorsanız, altın fiyatları ve emekli maaşlarından başka konu yok. Bir de Suriye mevzuu. Ama akıl ve ruh sağlığı açısından haber ve güncel olayların takibinden uzak durmak hayrımıza.

Öyle böyle derken ocak ayının otuz biri geldi. Bu hafta sonunun bir günü ocak bir günü şubat. Herkes için güzel geçsin,İyi hafta sonları .



İki Tarih Arasında

 Unutmam ,unutursam diye de takvimime not alırım sevdiklerimin doğum günlerini. Çok kalabalık değil zaten, çocuklarımın ki unutulmaz ikisi aynı tarih olduğundan kolaylık, canlarım benim. Eşim zaten bir ay önce hatırlatmaya başlar. Kardeşimin tarihi bana yakın. Babamınkini son yıllarda hatırlar olduk. Anneminki ise iki farklı tarih; kimlikte yazın ortası, gerçekte kışın ortası.  Anneannem''sen ocak ayında doğdun'' demiş, nüfusa geç kaydetmişler. Öyle diyorsa öyledir, doğuran bilir.Onun için bu ay kutluyoruz doğum gününü. 

Lakin ben bu kez unutmuşum ,takvime de bakmamışım.Sabah kardeşim arayıp hatırlattı. Aradım ''Telefonla mı kutlayacaksınız?'' dedi. ''Yok ,gelicez, ön kutlama yapıyorum.'' dedim. Sekizle başlayan yaşlara giriş yılında, biraz mutsuz,geriye fazlaca bakıyor. ''Anne sen artık yetmiş dokuz da kal o zaman,'' deyince ''Boşver yaşlarındayım artık, soranlara söylemem'' dedi. Maşallah diyeyim sevgili annem, sağlıklı yaşları olsun.

Tesadüf bu ya, akşam annemle aynı yaşta olan bir sanatçıyı dinlemeye gittik. Sesine hayran olduk; Işıl Ay . Eski bir Türk Sanat Müziği sanatçısı olan Şükran Ay'ın(1931-2011) kızı.Annem Şükran Ay'ın sesini çok severdi. Küçüklüğümde radyodan ya da plaklardan dinlemişliğim çoktur. Işıl Ay hanımın sesi de geçmişten süzülüp gelmiş gibiydi. Muhteşem, keyifli bir müzik ve eğlence gecesi oldu. Üstelik bu gecede kırk yıllık üniversite arkadaş ve dostlarımızla beraberdik. 

Dönüşte oldukça geç olmuştu ama Kadıköy hala cıvıl cıvıl gençlikle kaynıyordu. Metroda siyah gömlek ve kırmızı kıravat takarak bir örnek giyinmiş, bazıları, renkli saçlı liseli gurubun arasında kaldık.Yabancı dil gibi gelen konuşmaları, bizi geçmişten geleceğe taşıyıverdi:) Geldikleri konser ,şarkı ve şarkıcılarla ilgili yorumlarına, anlamadan kulak misafiri olduk. Emo Era party konseriymiş, onlara göre nostaljik ama hit şarkılardan oluşan bir konsermiş. Neşeleri, enerjileri müthişti. Yorumları ilginçti. Bir anda sanat musikisinden ,rock müzik dünyasına geçtik. Gençler bizi hatıralardan çıkarıp, hızla günümüze getirdiler. Aynı vagonda, iki farklı zamandan ,biraradaydık.

 Bu hafta sonu da öyle geçti işte. Bir doğum günü, bir ses, bir metro vagonu. Zaman kendince aktı. Biz de içinde, kendi tarihlerimizle yol aldık