Bazen Kolay

 

İki gündür Kartal'da deprem konusu var. 3.2 olanı duydum. Koltukta oturmuş Oasis adlı diziyi izliyordum. Bölüm başlangıcını yapan ses , tatil köyünde yaşanan olayın ani gelen bir depremin etkisi yarattığı şeklinde bir girizgah yapıyordu ki  oturduğum yere alttan bir yumruk vurdu sanki. İşaret fenaydı. Hemen etrafta sallanabilecek şeylere baktım. Avizeye, çiçeklerin yapraklarına, sürahideki suya. Hiç bir şey kıpırdamamıştı. Sonra haberleri açtım, yok. Telefona baktım, yok. Bir süre sonra X'de paylaşımlar başladı. neyse en büyüğü bu olsun. Ama bu sıralar dünya çok şiddetli sarsılıyor. Bu İstanbul'da deprem korkusunu da tetikliyor. Zaten Kartal şu an öyle bir dönüşümde ki her yer yıkılma-yapılma aşamasında. Güzel de kaçabilecek, deprem anında çıkabilecek hiç mi hiç boş yer kalmadı. Sonumuz hayrola..

Ağustosun yarısı yaz, yarısı kış  denir ama hala yaz kısmındayız. Güzel , sarı bir sıcak var. Kardeşimin doğum günüydü. İkimizde yazın en sıcağında doğmuşuz. Temmuz sonu ,ağustos ortası. Benim çocuklar Haziran doğumlu, yeğenim Eylül. Biz böyle hazirandan başlayıp eylül başına uzanan bir yaz ailesiyiz. Kardeşimle aramda on yaş var. Onun da benimde özel hayatlarımız biraz çalkantılı başlamıştı. Sonra rayına girdik. Eh , arslan burçları anlaşması zor burçlardır🦁 Kardeşim herkesin kurduğu büyük şehirden kaçıp, Ege kasabasına yerleşme hayalini gerçekleştirdi:) Onun ki biraz mecburiyetten de olsa hayal gerçekleşti. Güzel bir pansiyonu var. İşleri hep rast gitsin isterim, gülenyüzü de hep gülsün. 

Sabah sabah oturmuş  bunları yazarken, ekrana yansıyan yüzüm, alt kattaki genç babanın çocuğuna söylediği şarkı, çocuğun kahkahaları altında gülümsedi. Anne işe gidiyor baba evden çalıştığı için çocuk genelde onda. Şimdi yaz ayları camlar açık komşu sesleri birbirine karışıyor. Mutlu genç bir aileye komşu olduğumuz için bizde mutluyuz. Seven ,sayan ailenin çocukları da mutlu büyüyor, ne güzel.🧿 ''Dalda bir elmayım💃💃. Olgunlaştım sanmayın''  şarkısı beni güldürdü. 

Mutlu olmak bu kadar kolay mı? bazen kolay..

Karışık..

 Dün kısa bir video düştü önüme. Özlem Gürses artık sosyal mecralarda alkollü içecek resmi paylaşmanın ceza sebebi olduğunu anlatıyordu. Daha önce de içki resmi paylaşanlara baya yüksek miktarda para cezası geldiği, haber olmuştu. Tabi bu olay,  alkolün markası görünürse, tanıtım ya da özendirme içeriyorsa gerçekleşiyormuş. Ama bunu kim, neye göre tespit edecek, her paylaşıma ceza gelmeyeceğinin garantisi var mı? Markası görünmeyince özendirici olmuyor mu? Dizilerde ,filmlerde blurlanmış bardaklarlara,şişelere alışmıştık. Ya da 'fermente üzüm suyu' gibi tabirlere. Şimdi belki her yerde flu görüntüler ve yeni tabirlerle karşılaşacağız. her şey halkımızın iyiliği, sağlığı için..

****

Yıllardır kullandığım düdüklü tenceremin yenilenme vakti geldi. Onu  emekliye ayırıp yazlığa götüreceğim, biraz da orada pişirsin. Yerine yine aynı markanın düdüklüsünü aldım. Alman malı bu düdüklü tencerenin üzerine başka tencere tanımam. Fiyatı indirime girmişti online mağazada. Reel de kasada yüzde 10 indirim daha yapıldı. Neredeyse kızıma 3 yıl önce aldığım fiyata yakın bir fiyata aldım. Denk geldi. 

****

Sevgili eşimin arkadaşından duyduğu bir Bafra Pidecisi varmış , dışarı çıkmışken aklıma geldi. Hadi oraya gidip bir pide yiyelim ,dedim. Rahmetli kayınpeder bizi Sarıyer'de bir Bafra pidecisine götürürdü, güzel yaparlardı. Burası da iyiymiş dediler, bakalım dedik. Gittik ki  yerinde yok, dükkan taşınmış!Koca bir 'Kiralık' levhası asılı. Bakındığımızı gören yoldan geçen bir bey ''Hemen şu karşı eczaneyi dönün o caddeye taşındı.'' dedi. Gelmişiz buraya kadar ,yürüyüverdik tarif ettiği yere doğru. Kolay yerdeymiş yine. Çok şık ,nezih bir pide salonuymuş. Yeni ve modern döşeli. Kapıda karşılayan robot servis elemanı bile var . Oturduk güzel bir masaya,iki Bafra pidesi ve ayran söyledik. Boğazda yediklerimizden daha iyiydi. Üzerine çay da ikram:)  Düdüklü tencere alışverişi üzerine iyi geldi...



Bugünlük..

 Yıllar sonra, başlayıp yarım bıraktığım, ''Suç ve Ceza'' yı bitirdim. Hem de su gibi aktı, çabuk okudum. Klasiklerin yeri, bir başka bende. 

Suç ve Ceza

Havalar o kadar sıcak , sıcak da değil boğucu, rutubetli, yapış yapış ve puslu olduğundan en iyisi bunu düşündürmeyecek şeyler yapmak. Kitap bunu bir nebze sağladı. Televizyon programlarında hiç bir şey yok. Sadece  bunaltan, umutsuzluk veren hatta üzüp can sıkan siyaset haberleri, olayları. Adaletsizlik, kandırmaca almış başını gitmiş. Yok artık toparlanmaz, zor çok zor. Biz kendi işimize bakalım, ne halleri varsa görsünler..

Benim yerli diziler henüz sezonu açmadığından, yine dijital platform dizilerine devam ediyorum. Gerçi yaz dizileri var TV'de .İçlerinden sadece Muhtemel Aşk ilgim dahilinde. Ayça Ayşin Turan ve Ekin Koç ikilisini birbirine yakıştırıyorum. Ama o kadar gereksiz ve uzatılmış sahneler var ki yani sadece fragmanlardan takip etmek istiyorum diziyi. Ne olacaksa son on beş dakikaya sığdırıyorlar, gerisi boş.

Evde ,beyimin beli tutuldu, kaç gündür sıkıntı içinde, evlat klima çarpmasına maruz kalmış, ateşlendi, işe gidemedi. Velhasıl haftaya iyi başlamadık. Ama tabii ki her şeye olduğu gibi buna da şükür diyoruz. 


Bugünlerde..

 Bugünlerde evdeki fırfırların eşliğinde bol bol dizi seyrediyorum. Önce  The Lincoln Lawyer izledim. Bir avukatın maceralarını konu edinmiş. (Bu dizi bana çocukluğumun Petroçelli'sini hatırlatmış olabilir.)

Onun son sezonunu bitirip ,yeni sezonu merakla beklerken ,Küçük Ev dizisine geçtim. Tabii ki o da çocukluğumun efsanevi dizisi. Tek kanallı TV zamanlarında severek izliyorduk. Küçük Ev dizisi beni çocukluğuma da götürdü doğrusu. 

Şimdi diziler sabun köpüğü gibi, unutuluyor. Ama çocukluk ve gençlik döneminde izlediğimiz dizi ve filmlerin çoğu aklımızda. Şimdi onların tekrarları çekiliyor. Yeni versiyonları, zamanımız ruhu ve oyuncuları, dekorları ile yeniden, yeni nesil için izlemeye sunuluyor. Kıyas yapmadan seyrettim, hoşuma gitti.


Böyle yumuşak konulu bir diziden sonra MobLand' ın kaotik dünyasına kaptırdık gidiyoruz, 4.bölüme gelmişiz bile.
**

Dün Kartal'a gittim, terliklerimi lostradan almaya. Minibüsle gideyim dedim, Minibüsten inince lostra hemen yakında, trenle gitsem baya yürümem gerek hava çok nemli bugünlerde , çekilir gibi değil. Minibüse bindim, hazırladığım kırk lirayı uzattım ''43 oldu abla.'' dedi. İndi bindi 39.- TL idi 43.- TL olmuş. Zamlanmış yine en kötüsü de küsuratlı olması . Hiç de bozuğum yok ''Canın sağ olsun abla.'' dedi şoför.  Minibüsten inip lostraya geldim. Terlikler bilindik iyi bir markanın , geçen yaz aldık bu yaz kenarı açıldı. Daha yeni ve severek giyiyordum. Fiyatları oldukça artmış bari tamir ettirelim, dedik. Dönem böyle artık. Lostradaki genç; ''Yapıştırırız abla, hatta dikeriz bile açılmasın diye.'' demişti, gayet de güzel yapmış , sahilde deniz kenarında gayet güzel idare eder artık. Kışlık spor ayakkabıları da bakıma götürmeye karar verdim, her tür ayakkabıyı yapıyorlarmış.
Dönüşte trene yürüdüm. Baştan başa çarşıyı da gezmiş oldum. Marmaray da vagonlar yine buz gibiydi.


 

Sinemalar Değişmiş

 Dün, yıllar sonra ilk defa sinemaya gittik.

En son pandemiden önce gitmiştik ve hangi filmi izlediğimizi hatırlamıyorum bile. Bizim sık gittiğimiz AVM'deki sinema salonları da kapanmıştı o dönem. Sinemada daha çok etkileyici görsel sahneleri, şaşalı müzikleri ile insanı içine çeken filmleri izlemeyi seviyorum. Sinema salonlarındaki bu deneyimi ilk Reks Sinemasında  Stargate filmiyle yaşamıştım. Sonrasında  İnception , İnterstellar özellikle çok beğenerek izlediğimiz filmlerindendi. Keza Avatar da öyle. The Odyssey filminin de bizim için böyle bir deneyim olacağını düşündük.  

Filmin konusu ,Homeros'un Odysseia destanından uyarlanmış. Truva savaşının ardından yıllarca evine dönemeyen İthaka Kralı  Odysseus'u Matt Damon canlandırıyor. Yirmi yıl onu bekleyen, sadık eşi Penelope rolünde Anne Hathaway, oğulları Telemakhos'u ise Tom Holland oynamış. Charlize Theron ,Robert Pattinson ve Zendaya'da oyuncu kadrosuna dahil. Uzun zaman sonra bu kadar ünlü artisti bir filmde izlemek güzeldi tabii ki. Ama bana göre film sinemada izlenmesi şart olan yapımlardan değildi. Fazla gürültülü ve aksiyon dozu oldukça yüksekti. 

Salon ise tıklım tıklımdı. Her yaştan izleyici, günün ortası olmasına rağmen  The Odyssey filmin izlemek için gelmişti. Kampanyalı satışın etkisiyle herkesin elinde kocaman kovalarda mısırlar ve buzlu içecekler vardı.. Lakin film başlayınca içerisi öyle bir soğudu ki sanırım kimse o buzlu içecekleri içemedi. Ben şal almıştım yanıma eşimle ona sarınıp oturduk. Arka sıradakiler , ''film arasında Avm' ye inip hırka mı alsak?'' diye konuşuyorlardı.

 Bu arada bilet fiyatları çok artmış. Neyse ki film üç saat ve soluksuz izleniyor. Ederi var yani filmin.

Bir de dikkatimi çeken şey sinema kültürünün değişmiş olması(mısır hariç) Artık öyle sinema salonu görevlileri falan da yok internetten biletini aldın mı? Aldın. tamam salona git ve yerine otur. Hani bir zamanlar, biletleri kontrol eden , yer gösteren, film başlayınca kapıları kapatan, arada bir şeyler satan insanlar yok. O hareketlilik yerini seyircilerin gürültüsüne bırakmış.

Sadece filmler değil, sinemalar da değişmiş. belki de en çok değişen, bizim onlardan beklentimiz olmuş..

/Aşağıdaki resim, şimdi kapalı olan sinema salonundan , seyirci bir dönem baya azalmıştı yine böyle fiyatlar yüksek falan diye. Hepi topu bir kaç kişi ile film izlemiştik.2019 yılı sanırım:) /



orkideler..

Orkide

 Bugün doğum günümde sevgili beyimin aldığı orkideleri ayırıp, iki ayrı saksıya aldım. Çünkü orkidelere su verme işini duşlama ile yapıyorum. Yani plastik saksını musluğun altına tutup sonra seramik saksıya alıyorum. Gelen çiçeği tek ,ağır seramik bir saksıya koymuşlar. Üstelik aralarını sıkı sıkı yeşil sahte çimlerle doldurmuşlar. Güzel, ama o şekilde sulamak mümkün değil. Hemen arada bir  yaprak sarardı. 
Acil durum ilan ettim.
Orkide bakımı

Şimdi, daha rahatlar. Ayrı ayrı ama yan yana..

İnsan Kötüye Alışmamalı

 Yangınlar yine ciğerimizi dağlamaya başladı. Yurdun Ege ve Akdeniz bölgeleri her yaz yangınlara teslim oluyor. Yanan sadece ağaçlar değil; koca bir tabiat , evler, ekinler tüm emekler yanıyor. En acısı da canlar gidiyor.

 Yıllar öncesinde de her yaz bu kadar geniş alanlarda, bu kadar sık yangın olur muydu? Hatırlamadım. Belki iletişim bu kadar yaygın olmadığından haberimiz olmuyordu, belki de bu kadar kalabalıklaşıp, tabiatın hakkına  bu kadar girmemiştik. Şimdi köylere yerleşmekten , orman içlerine ev yapmaya, piknik alanlarının çoğaltmaktan tabiatın  her köşesine iz bırakmaya kadar, insanın olduğu her yerde yangın riski de artıyor sanırım.  

Dün yazları Altınoluk'ta oturan kapı komşularımızı aradık . Evlerinin çok yakınına gelmiş yangın. Jandarma evleri tedbiren boşaltmış, helikopterler evlerin üzerlerine bile su boşaltılmış. Elektrikleri kesikmiş. Akçay'da bir arkadaşlarına gitmişler.'' İlk gece sahilde arabada kaldık.'' dedi. Şimdilik sönmüş yangın, çok üzücü, korkutucu. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. 

Yangınların üzüntüsü, deprem korkusu, siyasi çalkantılar  hele ki hayat pahalılığı , memlekette her sabaha mutsuz , huzursuz uyanmamızın baş nedeni.'' Hiç haber okumayayım'' desek de bir yerde karşımıza moralimizi bozacak olumsuz bir şey çıkıyor. 

Mesela dün ,Masterchef yarışmacısı henüz 37 yaşındaki Eren Kaşıkçı vefat etti haberini telefonu açar açmaz gördüm. Allah rahmet eylesin. Böylesine genç yaşta ölüm haberi sarsıyor. Ona şaşırıp üzülürken/ki hayat bu, ölüm de var ,niye şaşırıyorsam/ haberlerde baktık Erdal Beşikçioğlu'da gözaltına alınmış. Bak buna şaşırmadık.Bu haber son bir kaç yılın rutini, şaşırma duygumuz burada körelmiş halde. Toplumda belirgin bir tedirginlik hissi var. Bakın sevgili okuyucu, ben bile bir cümle yazarken durup düşünüyor, bazen yazdığımı silip yeniden kuruyorum.

 Oof of! Ne günlerden geçiyoruz ve  nasıl kanıksamış yaşıyoruz. Belki de en üzücü olan da bu alışmak. Oysa insan, kötüye alışmamalı.



Yeni Bir 29 Temmuz..

  

Fala inanma, falsız kalma ,demişler.
Bu umut dolu kahve yanı kurabiye fallarımın sonuçlarını bekliyorum, hadi bakalım. 
Doğrudur, bu kafede sırf bu kurabiyeler için kahve içmeye bayılıyorum. 

A bir de unutmadan söyleyeyim sevgili okuyucu;  bugün benim doğum günüm..
Ne çabuk geldi yine yeni bir 29 temmuz..
Üstelik bu yıl 29 Temmuz, Dolunaya denk gelmesin mi? 
gelsin..😊
 Babam pencereden görünen dolunaydan esinlenip vermiş ismimi. Şimdi tekrar bir doğum günüm ve tekrar yeni bir dolunay ve onun yansıyan ışıkları.. 
Yine buradayız..

Ayvalık'ta Gece Başka Güzel..

 Bu yaz ,Ayvalık gecelerini yaşamak bir başka güzeldi. Önceki gelişlerimizde daha çok Cunda tarafına geçerdik. Bu kez ise Ayvalık'ta sokak aralarında, deniz kenarlarında çok güzel mekanlar keşfettik. Kalabalık ama keşmekeş değil, neşeli ama taşkın da değil. Tam kararında bir yaz hareketliliği vardı.

Aslında gece hayatı pek bize hitap etmez. Fakat bu kez hoş bir sürpriz yaşadık. Kızım üç günlüğüne yanımıza geldi. Tatili bir gündü , iki günde evden çalışma yapınca hem ona hem bize şahane bir kaçamak oldu.

''Zeytin Ağacı'' dizisinde gördüğümüz deniz kenarındaki meyhaneye gidelim dedik. Deniz kenarında demek haksızlık olur, sanki denizin içindeymiş gibiydi masalar. Sahibi de kardeşimin arkadaşıymış, o da geldi nefis bir akşam geçirdik. 

Güzel sesli  piyanist bey nostaljik şarkılar çaldı, arada söyledi de. Kendisine eşlik eden kadın şarkıcı repertuarı da fena değildi. Tabi gecenin ilerleyen saatlerinde ortam klasik '' vur patlasın çal oynasın'' havasına döndü.:)  Bu gibi ortamlarda en çok hoşuma giden şey önce mesafeli duran insanların , saatler ilerledikçe kaynaşması, hep birlikte şarkılar söyleyip, dans etmesi. Bir kaç saat önce birbirini tanımayan insanların gecenin sonunda aynı şarkılara birlikte eşlik etmesi. Bu bana hep çok sıcak gelir. 

Kızımla şahane bir gece geçirdik. Çıktığımızda İstanbul'daki gibi taksi zor bulunur diye düşünen yavrum, internetten bir taksi durağını aradı. ''Beş dakikaya geliyor abla'' demişler. 

Yol kenarında beklerken baktık hiç taksi sıkıntısı yok, biri gidiyor, biri geliyor. Hatta bir iki tanesi durdu, ''Bizim çağırdığımız taksi mi'' diye düşündük ama değilmiş.''Sizinle gidelim o zaman '' dedik. Şoförler ise,''Olmaz,siz bir taksi çağırmışsınız,ayıp olur arkadaşa gelir şimdi,'' diye bizi almadılar.

Tam ''keşke aramasaydık'' diye söylenirken bizim taksici çıkageldi. Meğer o akşam Ebru Yaşar konseri varmış, onun için yoğunmuş taksi trafiği.  Biz de o gece Ayvalık'ın neden yaz akşamları bu kadar sevildiğini bir kez daha anladık. Sadece denizi ya da mezeleri değil; insanı, müziği ve o kendine özgü sıcaklığı da insanın aklında kalıyor.






Ayvalık Gün Batımı


Şehir Susmayınca

 

Sıcaklar başlayınca açılan tüm pencerelerden içeriye, çevredeki dönüşümün yıkım sesleri  doluyor. Kimi binayı yıkıyorlar, yıktıklarının temelini kazıyorlar, koca kamyonlar daracık sokaklardan hafriyat çıkarıyor. Kimine beton mikserleri gelmiş beton döküyor. Bir hengame içinde.Kartal uzun yıllardır görmediğimiz, toptan bir dönüşüme girdi. Yıkılanların yerine yapılanlar, on beş -yirmi kattan aşağı değil. Nasıl yaşanacak, bilmiyorum. Bu arada yeni inşaatlardan birisinin okul olduğunu öğrenince çok  mutlu oldum. Hem de teşkilatı sağlam, ana okulu, ilk orta lise bir arada kampüs tarzı olacakmış.hadi bakalım. Çocuklarım büyüdü ama etraftaki bunca yapılaşma karşısında, hiç yeni okul yapılmamasına üzülüyordum doğrusu. Nihayet bu eksikliği görmüşler. Amaa , ama İstanbul bunaltıyor.

***

Sonra bizde hadi Ayvalık'a gidelim dedik.

Ayvalık
Ayvalık 

***

Geleli bugün tam bir hafta oldu. Deniz güzel, hava sıcak, etraf sessiz. Sadece kumruların hiç bıkmadan yorulmadan guguuk ,guguuk.. ötüşleri, ağustos böceklerinin çaldığı sazlar ve denizden gelen çocuk sesleri bu sessizliği bozuyor.

Ağustos böceklerine kim tembel diyebilir ki? Hiç durmadan cırıldıyorlar. 

Temmuz Akşamları ve Dip Dibe İstanbul.

Kartal'da akşam

 Temmuz ayı geldi. Havalar sıcak tabii ki. Akşam kendimizi dışarı atalım biraz dedik.Aman, ne kalabalıktı sahil, anlatılmaz, görülür.

Ben genelde gündüz dışarda olmayı seviyorum, gece insanı değilim. Ama sıcaklar bastırıp TV'de diziler de bitince, akşamları dışarı çıkıp yürüyüş yapmak iyi olur gibi geldi. Ne var ki sadece sahil bandı değil tüm kafe ve restoranlar tıklım tıklımdı.

 Yine İstanbul'un ne kadar kalabalıklaştığı üzerine konuşa konuşa her zamanki çay bahçemize gidip oturduk. Burası nispeten sakindi, boş masa vardı en azından. İnsanlar artık çayını termosa koyuyor, alıyor rejisör koltuğunu da atıyor kendini çimlere. Ya da işte ne içecekse, onu ve eşlikçilerini alıyor çevre marketlerden yine sahil kenarına konuşlanıyor. 

Ben çocukluğumdan beri sevmem piknik ya da çimde çimende oturma işini. Biraz konforuma düşkünümdür. Çay bahçesinde oturur, çayımı kahvemi içer kalkarım. Öyle uzun uzadıya oturamam piknikteyim diye. Bunlar keyfe keder şeyler tabi Ahali için seçenek çok, isteyen istediği gibi yapsın. Ama artık çok kalabalık ya hu! Dip dibe.

Ben mesela restoranlarda yan masa ile neredeyse mecburen biraraya gelmişsiniz gibi oturtulan düzenleri de sevmiyorum. Yanındaki ne konuşsa senin masanda ,sen ne konuşsan onun masasında. Duyulmaması mümkün değil. Ama artık çok kalabalık ya hu!. Mecbur tıkıştırıyorlar, adına da yeni konsept diyorlar.Herkes memnun ayrılıyor.  

Neyse ki akşam bile manzara çok güzel. 

Sıra Numarası Yanana Kadar

 İnsanların artık ne kadar rahat davranıp bunu giyim kuşamları ile de belli etmelerine hala şaşırıyorum. Sanırım bizim kuşak insanları fazla disiplinli yetişmişiz. 

Dün hastanede sıramızın gelmesini beklerken bankoya yakın bir koltukta oturuyorduk.Ben de tabii ki  gelen geçen insanları  incelemeden duramıyorum. Hava sıcak dolayısıyla gençlerin çoğu şort ve tişörtle gelmiş. Ayakta olması gereken ayakkabıların yerinde genelde terlik hatta bir tanesi parmak arası terlik giymişti. Bir an ''Sahil kenarında mıyız, hastane bekleme salonunda mı?'' diye düşündüm.. Zaten bu kadar ince giyinmek çin ortam çok fazla klimalı, üzerime hırka versen giyerim ,o kadar soğuk. Sanırsınız Avrupa'ya nispet yapıyoruz. Son günlerde haberlerde sürekli ''Avrupa kavruluyor,40 dereceleri gördüler,klimaları da pek yok.'' deniyor ya..Biz de bunun tam tersini savunuyoruz,içerisi resmen bu gibi.

Sonra kıyafetleri sorgulamaktan vazgeçtim. Herkes kendini nasıl rahat hissediyorsa öyle giyinsin. Yaşadığımız dönemin genel mottosu da bu galiba. Bizim çocukluğumuzda öğretilen ''Şurada şöyle giyinilir, burada böyle giyinilmez.'' diyen kurallar artık genel olarak geride kaldı..

Bize sıra ne zaman gelecek diye öflerken, bebekli genç bir çift geldi. İşlem yaptırıyorlar, sessiz sakin. Diğer bankoda işlem yaptıran başka bir  kadın bebeği farketti;

 ''Aman da ne kadar güzel bebek, ne kadar küçük ,ne zaman doğdu?'' diye sıraladı.

 Anne de gururla ''Bugün 30 gün oldu'' 

''Artık aylık olmuş'' diye karşılık verdi diğer kadın. O sırada köşede bekleyen 10 yaşlarındaki oğluna seslendi;

''Oğlum gel bak burada bebek var , gel gel bak ne kadar küçük,sen bu kadar küçük bebek ilk kez göreceksin''  Bu cümleyi duyunca şaşırdım. Çocuk merakla biraz da çekinerek yanaştı. Annesi ise usulca kendine çektiği bebeğini korumaya aldı. Diğeri açıklama yapmaya çalıştı;

''Benim oğlum hiç böyle küçük bebek görmedi de. Yok yakın çevremizde.'' 

Neyse ki baba işlemleri bitirdi de uzaklaştılar bebeklerini alıp. Değişik bir durumdu. İnsanların birbirlerinin hayatına,hiç tanımadıkları halde ne kadar kolay dahil olabildiğini bir kez daha düşündüm.

Sonunda hemşire beyimin adını seslendi, sıramız geldi, doktora girdik. Bizim bey omuzunu incitti, onun için geldik. Çok sıkıntılı bir durum yokmuş neyse ki. günün güzel haberi ile reçetemizi alıp evin yolunu tuttuk.

Doğu Anadolu'dan Dönerken

 Sevgili okuyucu bir haftalığına gittiğim Doğu Anadolu gezisinden, yazmak istediğim bir çok şey oldu..

Memleketimin taşını toprağını çok seven bir insanım. Her karışını gezip görmek istiyorum. Ve çoğu gezgin gibi gittiğim yerlerde ''Ah!keşke burada yaşasam'' diyorum. Bunu hissetiğim çok oldu. Van'da bunlardan biriydi.  Lakin kış aylarının ne kadar uzun olduğunu , karlı,buzlu ,soğuk hallerini düşününce bu isteğim köreldi. Yine de Van güzel ve yaşanılası bir şehir.Hemen her imkan erişilebilir durumda, üstelik hayat pahalılığı henüz buralara uğramamış. Hala bir bardak çayı 20 -25 TL ya içebiliyorlar. Hatta lokantalarda hala ikram olarak veriliyor. İstanbul'da bunlar artık nostalji oldu. Hani Yunanistan'a gidip ''şöyle ucuz yiyoruz, böyle ucuz içiyoruz'' diyenlere tavsiyem; bir de Doğu Anadolu 'da yiyip içmeleri. Aynı ülke içinde fiyat, lezzet ve porsiyon açısından ne kadar büyük farklar olduğunu görecekler.Hem de euro harcamadan, kendi paramızla. 

Evet, geziler çok güzel anılar kazandırıyor. Tat, koku, duygu,  düşünce dünyamız genişliyor. Unuttuğumuzu düşünsek de bir gün bir yerde bir tanesi önümüze düşüp bizi mutlu ediyor. Gezmek güzel. 

Tuzluca tuz terapi merkezi
Son olarak da size Tuzluca Tuz mağarasından bahsetmek ve resimlerini paylaşmak istedim. Iğdır'da milyonlarca yıl önce oluşmuş ve Türkiye'nin 100 yıllık ihtiyacının karşılamaya yetecek büyüklükte bir tuz rezervini barındıran mağara var;Tuzluca . Tuz mağarası günümüzde sağlık ve turizm açısından da hizmet vermekte.
Girişi böyle ,tepelerde ve yamaçlarda görülen beyazlar tuz. Dışarısı sıcak olsa da içerisi çok serin. Klimalı ortamlar gibi.
Iğdır
Çok büyük galeriler açılmış, devasa boyutta. Aralarda oturma yerleri yapılmış. Işıklandırma ve hafif çalınan müzik mağarayı ilginç kılıyor .Başka bir gezegen gibi.
kaya tuzu faydaları

Mağaranın dışında tuz ve ürünlerini alabileceğiniz satış veri , temiz bir kafeterya var. Mağaraya giriş ücrete tabi.

Ve bir gezinin da sonuna geldik. Gittiğimizde Erzurum havaalanına ,heybetli Palandöken dağları manzarasına karşı inmiştik.

Erzurum Havaalanı
Dönerken ise Van Gölü kıyısında kurulan Ferit Melen Havaalanından binerek güzel bir uçuşla İstanbul'a geldik. İkisinde de şansımıza yeni uçaklardı.Gayet güzel uçtuk (Ferit Melen Türkiye Cumhuriyeti 14.Başbakanı ve Van'lı.)
Van

Doğu Anadolu'yu karlı dağları, yemyeşil ovaları ,samimi insanları ile yeniden tanımak ülkemizin ne kadar güzel ,insanımızın ne kadar şanslı olduğunu hatırlamak iyi geldi.


Bitlis'te İki Mucize; Ahlat Selçuklu Mezarlığı ve Nemrut Krater Gölü

 Bugünlük size Doğu Anadolu gezimizin en etkileyici iki durağından bahsedeceğim. 




İlk durağımız, Van Gölü kıyısında geniş bir alana yayılmış Ahlat Şelçuklu Mezarlığı. Bitlis'e bağlı Ahlat ilçesinde bulunan ve yaklaşık 210 dönümlük bir alanı kaplayan bu tarihi mezarlık , 8 binden fazla mezar taşıyla dünyanın en büyük Türk-İslam mezarlıklarından biri kabul ediliyor. 

Mezarlıkta anıt mezarlar, şahideli  şahidesiz sanduka tipi mezarlar yer alıyor.Yüzyıllar boyunca farklı sosyal statüye ,ekonomik güce ve dönemin geleneklerine göre yapılmış binlerce mezar taşı adeta bir açık hava müzesi görünümünde.Özellikle mezar taşlarındaki taş işçiliği ve oymalar hayranlık uyandırıyor. Üzerindeki kitabeler ve süslemeler dönemin yaşamı hakkında önemli bilgiler veriyor. 2010 yılından sonra başlayan restorasyon ve araştırma çalışmaları sayesinde bir çok mezar taşı temizlenmiş, yazıları okunmaya ve kayıt altına alınmaya başlanılmış. Mezarlığın en dikkat çekici özelliği alışılmışın çok üzerindeki yükseklikteki mezar taşları ve üzerindeki ince taş işçiliği. 



Ilık göl ve Serin göl

Bir diğer durağımız doğa harikası Nemrut Dağı Krater gölü oldu. Bitlis ili sınırları içerisinde Tatvan'da bulunan Nemrut dağı 2250 m. yükseklikte dünyanın en büyük ikinci krater gölüne ev sahipliği yapıyor.Tatvan'dan minibüslerle çıktığımız yol oldukça meşakkatliydi. Virajlı ve çok bozuk yollardan ilerledikten sonra ilk olarak Ilıkgöl'e ulaştık. Adından da anlaşılacağı üzere suyu ılık olan bu göl, yeşile çalan rengiyla harika bir görüntü sunuyordu. Biraz daha ilerde ise SoğukGöl bulunyor. Mavi renk tonuyla dikkat çeken bu gölün suyu oldukça serin.

Binlerce yıl önce meydana gelen volkanik patlamalar sonucu oluşan bu krater gölleri , çevrelerinde vahşi doğa, yemyeşil bitki örtüsü ve sessizliğiyle ziyaretçilerine unutulmaz manzaralar sunuyor. Doğa hayranları için Nemrut krateri mutlaka görülmesi gereken yerlerden..  

Akdamar'ın Hüznü,Van'ın Güzelliği

 

Muradiye Şelalesi

Evet güzeller güzeli Van şehri. Medyada gördüklerimden, okuduklarımdan, izlediklerimden dolayı güzel bir şehirle karşılaşacağımızı tahmin etmiştim. Van Gölü/denizi/ sahilinin ve etrafındaki karlı dağların ,yeşil çayırların, küçük köy ve kasabaların muhteşem görüntüsü beni büyüledi. Edremit ilçesi ve kıyıları sanki bir anda Ege'ye götürüyor sizi. 

Şahane kıyı manzaraları eşliğinde Akdamar adasına gideceğimiz Gevaş motor iskelesine gittik. Doldur- boşalt usulu çalışan motorlarla kıyıya oldukça yakın Akdamar Adasına geçtik. 2010 yılında verilen müsaade ile 95 yıl aradan sonra Ermeni Surp Haç kilisesi ayine ve ibadete açıldı.  Ermeni topluluğu her yıl Eylül ayında ayin yapıyormuş. Bu ada ile anlatılan çeşitli hikayeler var. Birinci Dünya Savaşı sırasında ermeni çetelerinin yaptıkları mezalim yöre halkının hafızasında acı bir iz bırakmış olsa da bu kısmı tarihin eski yapraklarında bırakmak en iyisi. Savaşın iyi bir izi olamaz zaten.


Ben size buradaki acıklı aşk hikayesinden bahsedeyim.

Ah! Tamara . Burada yaşayan bir Ermeni Keşişin güzeller güzeli kızı Tamara  müslüman bir gence aşık olmuş Her gece bir  fener yakan Tamara sevgilisinin yüzerek adaya gelmesini sağlıyormuş. Gizlice buluşan aşıkları fark eden keşiş kızını zindana attırmış. Gece oluncada adamlarına adanın çeşitli yerlerinde fenerler yaktırmış. Sevgilisi ile buluşmak için göle giren zavallı  genç, bir o fenere bir bu fenere yüzmekten yorulup ,gölün sularında hayatını kaybetmiş. Ah! Tamara diye diye.. İşte o gün bu gün Ah Tamara olmuş size Akdamar ..Bu da bir aşk hikayesi.


Van Kalesi

Van'lı bir çift kına gecesi çekimleri yapıyordu. 

Van gölünden başka sahilde Van Kalesi ve Eski Van şehrinde restorasyon ve kazı çalışmaları yapılıyor.Eski şehrin surları yeniden aslına uygun yapılmakta. İlerde güzel bir ziyaret yeri olacak. Kalenin hemen yanında, yeni açılan ve bir duvarı tamamen aynalı cam olan(Binaya ayrı bir güzellik katmış karşısındaki kaleyi yansıtıyor) Van Müzesi ,bir yıla yakın bir zamandır kapalı. Atıl durumda. Sebebi açıklanmamış. Yazık. Ziyaret edemedik.

Van Kedisi

Tabii ki Van denilince Van kedisini de unutmamak lazım. Aman ne güzeller. Van Kedi Evini de ziyaret ettik. Van Kalesi yakınında bir yer. Bir de Van Yüzüncüyıl Üniversitesi içerisinde varmış. Bizim ki özel bir evdi. Buradan sahiplendirme de yapılıyormuş. Bu kediler; iki gözü mavi, iki gözü kehribar ve en değişik ,nadir görüleni bir gözü mavi bir gözü kehribar olanı ki biz kendisini Van Akdamar Adasında görüp sevdik:) Kedi evinin sahipleri aynı zamanda Savat Gümüş işçiliği ustalarından.Yan tarafında bu el emeği, değerli el sanatını sürdürüyor ve satış yapıyorlar. Savat, gümüşün üzerine kazınan motiflerin siyah bir alaşım(savat)la doldurulması ile oluşan bir süs sanatı. Çeşitli takılar ve süs eşyaları yapılıyor. 

Van şehir olarak da çok canlı, hareketli ,büyük ve bakımlı bir şehir. Gece geç saatlere kadar cıvıl cıvıl. Bu hareketliliği İranlı turistlere borçlu olduklarını söylüyorlar. Gerçi savaş bu ziyaretleri biraz etkilemiş ama yine de şehir çok canlı  Biz şehir merkezinde güzel bir otelde kaldık. Otele çok yakın güzel bir restoranda Van yemeklerinin /genelde et/ tadına baktık. Lezzetli yemekleri var. Keledoş hep merak ettiğim bir yemekleriydi. İki yerde yedim ,ikinci yediğim açık ara daha lezzetliydi. Ama bu gezinin sonunda söyle bir zeytinyağlı taze fasulye yemeğini özlemedim de değil. 

Ağrı Dağı'nın Gölgesindeki İhtişam:İshak Paşa Sarayı

 

Ve şimdi de heybetli Ağrı Dağı'nın eteklerinde kurulmuş Doğubayazıt'tayız .Dağların arasında kendine bir saray yaptırıp  düşmana korku salarken, kendi sonunu da hazırlayan İshak Paşa'nın ünlü sarayını ziyaret ettik. 

İshakPaşa Sarayı
(Avluda görülen iki küçük kulübe alt katlardaki zindanların havalandırması.Kulübelerin arkasındaki türbenin kime ait olduğu bilinmiyor.)

Osmanlı topraklarına giren İranlı elçilerinin karşılandığı sarayın ihtişamı, gösterişli yapısı ve ince taş işçiliği Padişahın kulağına kadar gitmiş.. Padişah ''Sen kendini benden üstün mü tutuyorsun ,''diyerek İshak Paşa'yı sürgüne göndermiş. Yakınlardaki Pasinler Karakale'de zindana atıldığı da söyleniyor. Sonrası pek bilinmiyor. tabii bunlar rivayet, efsane.

 Gerçek olan sarayın ihtişamı. Ağrı dağı bu civarda her yerden görünmesine rağmen Saray sadece ovayı görüyor. İshakPaşa'nın düşmandan korunmak amacıyla çevredeki tepelere bile surlar yaptırdığı kalıntılarından anlaşılıyor. 

Ovayı gören harem pencereleri..
Duvarlarda kendi ve sarayı için yaptırdığı methiyeler yazılı.

İshakpaşa Sarayını gezmek 65 yaş üzeri ücretsiz, diğer ziyaretçiler Müzekart ile giriş yapabiliyor. Müzekart fiyatı bu yıl 200 TL. Bir yıl boyunca kullanılabiliyor.

Kars:Kışın Değil, Baharın Şehri.

 

Ve nihayet ziyaret edeceğimiz ve konaklayacağımız ikinci Doğu Anadolu şehrindeyiz: Kars.

Kışın Doğu Ekspresiyle gelinen ,yılın büyük bölümünü karlarla kaplı geçiren *serhat şehrimiz..

''İyi ki bu mevsimde gelmişiz,''diye düşündüm. Hava kapalı ve serin hatta bir ara çiseleyen bir yağmur vardı Kars'a ulaştığımızda. Ama yine de her yer yemyeşildi. 

Meydanda yazılı ''Gazi Kars''yazısı dikkatimizi çekti. Gaziantep'i, Şanlıurfa'yı Kahramanmaraş'ı biliyoruz ama Kars'ın Gazi ünvanını alan ilk ilimiz olduğunu öğrenince şaşırdım. Osmanlı-Rus savaşı sırasında Kars halkının kahramanca savunması sonucunda şehre bu ünvan verilmiş. 1877-1918 yılları arasında Rus işgali altında kalan Kars ,1920 yılı itibariyle yeniden Türkiye topraklarına katılmış. 

Rus işgali döneminin etkileri bugün bile şehirde hissediliyor. Izgara planlı sokaklar, siyah bazalt taşlı taşlı binalar oldukça dikkat çekici. Yapıların bir kısmı restore edilmiş , bir kısmı hala virane,zamana direnmeye çalışıyor. 


Konakladığımız otel olan Katerina Sarayı 'da Kars çayının kıyısında yeralan muhteşem bir bina. Tv ekranlarında gezi programlarında ve dizilerde görüp merak ettiğim bu mekanda konaklama fırsatı bulmak beni mutlu etti. Gerçekten de ekranda görüldüğünden çok daha etkileyici bir konuma sahip. Otelin odalarına  çeşitli ünlülerin ismi verilmiş. Biz de Orhan Pamuk Odası'nda konakladık.

Kars'ta uzun sokak yürüyüşleri yaptık, binaları inceledik, Kars Kalesi ve etrafını gezdik. Tabii ki o  ünlü lokantada kaz eti ve pite de yedik. 

Kaz eti aşırı pahalıydı, söylemeden geçemeyeceğim. Açıkçası biraz turist kazıklanması yaşadığımızı düşündüm. Evet, bir çok yerde satılan kazların Kars kazı olmadığı,başka şehirlerden getirildiği söyleniyor ama yine de bir porsiyon kaz eti yanına bol yağlı bulgur pilavı 1.650.-TL olması bana fazla geldi.Fazla geldi.

Kars, süt ve süt ürünlerinin bolca bulunduğu, hayvancılığın gelişmiş olduğu bir şehir. Peynirde de tabi Kars kaşarı, malakan peyniri, gravyer tüm çeşitlerin en lezzetlileri burada galiba:)

 Malakanlar 93 Harbi olarak bilinen Osmanl-Rus savaşı sonrası Kars ve civarına yerleştirilmiş Rus kökenli toplulukmuş. Uzun süre burada yaşadıktan sonra ,kendi rızaları ile başka ülkelere göçmüşler. Mandıracılık, değirmencilik ve peynircilik konusunda şehirde izlerini bırakmışlar. Malaka peyniri de böyle bir mirasın günümüze ulaşan lezzetlerinden biri.

Neyse efendim  sevgili okuyucu; Kars  çok güzel bir şehrimiz.Bakımlı,düzenli. Bence kesinlikle kıştan ziyade bahar ve ilk yazda görülmesi gereken bir şehirlerimizden biri.

Not:* ''Ser''  şehir  ''had'' sınır. Serhad şehri ; sınır şehri demek. Yabancı devletler sınırdaş olan şehirlerimize bu ünvan verilir. Kars, Ardahan, Iğdır ,Ağrı illerimiz bu unvanla anılır.

Arpaçay'ın Kıyısında Bin Yıllık Şehir:Ani

Arpaçay

Erzurum'dan çıktıktan sonra istikametimiz kuzeydoğudaki Ani Harabeleri oldu. Rehberimiz öğleden sonra yağmur gösterdiği için ilk önce burayı ziyaret etmemize karar verdi. Ermenistan sınırına doğru yola çıktık. 

Türkiye ile Ermenistan sınırında bulunan Ani Harabeleri,tarih boyunca bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış çok önemli bir ören yeri. Bir zamanlar bölgenin en büyük yerleşimlerinden biri olan Ani,bugün geniş bir alana yayılmış kiliseleri,surları ve çeşitli yapı kalıntılarıyla ziyaretçileri geçmişe götürüyor.

Harabelerin hemen yanında derin bir yarda akan Arpaçay,Türkiye ile Ermenistan arasında doğal sınır oluşturuyor. Çayın karşı kıyısı Ermenistan'ın taş ocakları var. Bu taş ocaklarında patlatılan dinamitlerin harabelere zarar verdiği bu nedenle faaliyetlerine zaman zaman ara verildiğini anlattı rehberimiz. Ne kadar doğru bilemem. Neden onca yer varken bu kadar önemli bir tarihi mirasın karşısında taş ocakları açtıkları düşündürücü.

Gittiğimiz mevsim tek kelime ile doğanın muhteşem olduğu bir dönem. Yemyeşil çayırlar, her türlü renkte kır çiçekleri, gelincikler bakmaya doyulmuyor. Rehberimizin anlattığına göre bu rengarenk çiçekler ve özellikle gelincikler yöre halkı tarafından kök boya yapımında kullanılıyormuş. Taa eskilerden beri buradaki dokumaların , duvar boyalarının renkleri hep bu bitkilerden özellikle gelinciklerden elde ediliyormuş. 

Ani'deki yapılarda siyah renkli bazalt taşının yoğun olarak kullanıldığı görülüyor. Bu da bölgenin volkanik geçmişinin bir sonucu. 

Ani Harabelerine Müzekart ile giriş yapılıyor. 65 yaş üzeri ziyaretçiler için giriş ücretsiz. .