Anneler günü için yürüdük geldik, baktık sokak kapalı, yandan ufak bir yaya yolu açmışlar. Görüntü ürkütücü, koskoca bina yola yayılmış. Kenardaki o güzelim selvi ağaçlarını da kırıp geçmiş.
Dönüşüm.
Anneler günü için yürüdük geldik, baktık sokak kapalı, yandan ufak bir yaya yolu açmışlar. Görüntü ürkütücü, koskoca bina yola yayılmış. Kenardaki o güzelim selvi ağaçlarını da kırıp geçmiş.
''Gün''lerden ''Gün''lere..
Bu sezon da gerçekleştirdiğimiz hanımlar arası ''gün'' toplantılarımızın sonuna geldik. Bu paralı günler artık azalsa da nostalji tadında devam etmekte. Bir farkla artık kimse evde toplanmak istemiyor. Hanımlar evde oturmaktan sıkıldı. Yıllarca süregelen ev günlerinin yeni adresi kafe, pastane ya da restoranlar oluyor.
Diğer yerleri bilmem ama yıllar yıllar önce anneannemlerin mahallesinde herkesi belli bir ''gün''ü vardı. Ayın diyelim 20'si Ayşe hanımın, 8 'i Fatma hanımın , 12'si Şadiye hanımın gibi. O tarihler sabitti. Hiç kimse gelmeyecek bile olsa evde çay hazırlığı yapılır, ev toparlanır, misafir beklenirdi. Kimseye özel davet olmazdı, zaten iletişim kolay mıydı sanırsınız? O gün kimin günü olduğu bilinir ve ona göre gidilirdi. Para pul işleri yoktu ilk zamanlar. Sonra artık nereden çıktıysa günler ''paralı gün'' oldu. Evin sahibesi hem hazırlık yapar, hem de misafirlerden paraları o gün o toplardı. Sonra sonra paralı gün ''altın günü'' ne dönüştü. Henüz gram altının bilinmediği zamanlar, herkes için çeyrek altının erişilebilir olduğu zamanlardı bunlar. Düğünde çeyrek takanlara burun kıvırılırdı neredeyse. Hey gidi günler. Sonra sonra pandemi falan insanlar evlere kapanıp, günlerin sonu geldi. Tekrar normal hayata geçtiğimizde hanımların sosyalleşme olayları da başka şekle bürünmüştü. Artık gram altın piyasada daha revaçta. Hatta mecburiyetten avro ya da dolar günleri bile başladı. Liramız gittikçe alım gücünü kaybediyor, hanımlarda kendilerini güvenceye alıyorlar. hayat şartları herkesi ekonomist yaptı neredeyse.
Yeni ''gün''ler için kafelerde buluşuluyor, hanımlar artık rahat etmek istiyorlar. Evde ne diye onca hazırlık yapılıp masraf edilsin ki. Böylesi daha kolay .Zaten evde oturmak neredeyse sağlıksız bir durum şeklinde lanse edilen zamanlardayız. ''Evde durmayın yaşlanırsınız'' lara kadar geldi durumlar.(evim evim güzel evim)
Nereden bugünlere geldik. Hem zenginleşip hem fakirleşmişiz, değişik durumlar yaşıyoruz.
Ben çalıştığım için bu gün olaylarını annemden takip ederdim. Günlerde çok da güzel çaylık pasta-börek-kurabiye vs. tarifleri olurdu. Nefis şeyler yaparlardı. Özellikle bununla tanınmış bazı hanımlar vardı. Günde yapılanlar anlatılır, tarifler alınır verilirdi. Benim de çoğu tarifim bu dönemlerde annemdendir. Gerçi şimdi internet ve yapay zeka ne isterseniz önünüze sunuyor. Ama o zamanlar daha tatlı anılar olarak hafızamda.
Evet dünkü günümüz sonrası böyle bir yazı düştü klavyeden siz sevgili okuyucularıma. Her yerde farklı olabilir, hala evlerde gün yapıyor olanlar olabilir. Bizim buralarda böyleyken böyle. Analardan kızlara aktarılan bazı gelenekler işte. Mesela benim kızım ve en yakın arkadaşları da gün yapmaya başlamışlar.Ama onlar tekrar evlerde toplanmaya olayına geri döndüler. İşte böyle nesiller arası aktarım eski usule dönüşle devam ediyor. Tabi hepsi çalışan güçlü kadınlar. Belli ki evde olmayı özlüyorlar ve evlerde toplanıyorlar. Güzel evlatlarımız onlar hep başarılı , mutlu ,sağlıklı olsunlar . Gelecek onların..
Konuyu bambaşka yerden bağlayarak ayrılıyorum sevgili okuyucu. Demek ki bazı alışkanlıklar şekil değiştirse de tamamen kaybolmuyor. Annelerden kızlara geçen o sıcaklık, bir şekilde yolunu buluyor.
Bu pazar anneler günümüz , hepimizin kutlu olsun. Bu yazı da anneler ve anne olacaklar için olmuş olsun.
Başımıza Gelenler..
Talat ve Fıtnat
Eski bir İstanbul hikayesi okudum. Taaşuk-ı Talat ve Fıtnat.
Şimdikinden çok farklı bir İstanbul zamanında geçiyor.
Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Türk edebiyatının ilk yerli roman örneklerinden biri kabul edilir. Eseri yazan Şemsettin Sami(1850-1904) romanı 1872 yılında yayımlamıştır. Eserde, Talat ile Fitnat’ın aile baskısı ve görücü usulü evlilik düzeni içinde yaşadığı trajik aşk anlatılır.
Roman sadece bir aşk hikâyesi değildir; dönemin Osmanlı toplum yapısını, kadınların yaşam üzerindeki söz hakkının sınırlı oluşunu ve yanlış geleneklerin insan hayatında açtığı yaraları da eleştirir. Dilinin sade olması ve günlük konuşmaya yakın anlatımıyla dikkat çeker. Bu yönüyle halkın kolayca okuyabileceği bir eser olmayı amaçlamıştır.
Bugün eser, hem edebiyat tarihindeki önemi hem de toplumsal eleştirileri nedeniyle hâlâ okunmaya devam eden klasikler arasında yer alır.
Not: ''taaşşuk'' kelimesi “karşılıklı âşık olma”, “sevgiyle bağlanma” anlamına gelir. Kelimenin kökü “aşk”tır.
Markettekiler..
Dün yakınımızdaki bir markete uğradım. Öğlen saatiydi, market sakindi. Öyle bakınırken kulağımın dibinde bir ses geldi;
''Abla bir bakar mısın?'' Boş bulunmuşum ''ayy!'' diye hafif bir sıçradım.
Döndüm baktım ,ben boyda, cılız ,saçları tas geçirilip kesilmiş püskül gibi bir ergen. Üzeri yabancı bir markanın logosu ile kaplı, uzaktan bakınca kareli sofra örtüsü gibi duran eski, bol bir eşofman takım giymiş. Ben öyle bağırıp ters bakınca ''pardon abla'' deyip dümeni çevirdi. Hızla yok oldu.
Sonra baktım bunlar üç arkadaş. Alışveriş yapan insanların yanına usulca yanaşıp, bir şeyler almalarını istiyorlar. Çocukta değiller, gençler ,ergenler boyları posları olmuş artık. Gidip rafları yerleştiren çalışana seslendim; ''evladım bunlar içerde dileniyorlar, görmüyor musunuz?'' diye.
Adamcağız kalkıp bunların peşine gitti. ''Abi biz bir şeyler alacağız'' dediler. Geri döndü. Bu arada bir kargaşa da oldu ama gençler dağıldı market içine. Bende alacağımı aldım kasaya geldim . Baktım sonra ne olduysa iki görevli bunları dışarı çıkarıyor. Üçü de değişik giyimli, biraz rap tarzı mı diyeyim, bilemedim bu yeni nesil genç giyimi. Biri desenli eşofman giymiş, biri saksı şapka takmış, birinde üzerine çok bol bir pantolon. Değişik.
Market önlerinde ufak çocukları dilendirenleri ya da yardım isteyen yaşlı insanları görüyoruz . Ama yaşları on beş on altı gibi olan bu çocukları görünce hem üzüldüm hem kızdım .Ah ne yazık, ne acı. Bu genç yaşta dilenmeye çıkmışlar. Oysa bu çocukların bu saatte okulda olmaları lazım.
Gençlerimizi ziyan ediyoruz.
Yine canım sıkıldı..
Bir Lokma Muhabbet..
Komşumuz hayrına lokma döktürdü. Gelen geçen kim varsa tadına baktı. İki üç yıldır sürdürüyor bu güzel ikramını. Ne diyelim, Allah kabul etsin.
Bazen Hayat Düşündürücü..
Dün hava çok güzeldi. Güneş hafif ısıtıyor, gölge hafif serinletiyor. Annemle babamı devre arkadaşları ile buluşmaya götürdük. Babam artık araba kullan/a/mıyor. Arabasını da sattı bu nedenle. Şimdi bir yerlere biz getirip götürüyoruz. Arkadaşları da çoğu arabalarını bir kenara bırakmışlar. Çoğu bizim gibi evlatlarıyla ,toplu ulaşımla , taksi ile bir yerlere gidip geliyor. İstanbul'da yaşayanlar için en mantıklısı artık bu. Trafik sorun, park yeri sorun, benzin pahalı yani say say bir çok neden. Kartal'dan Fenerbahçe'ye gitmemiz bir buçuk saati buldu. En sakin olacak zamanda hem de. Okullar kapalı olmasına rağmen dönüşüm inşaat işleri her daim her saat açık, koca koca hafriyat kamyonları yollarda:/
Gittiğimiz yer sakin, huzurlu. Büyüklerimiz bir araya gelmekten mutlu. Biz de baya büyüğüz de bakmayın, onların yanında genç kalıyoruz:)
Bu güzel ortamdan biraz erken ayrıldık. Çünkü aynı gün bir arkadaşımın vefat eden babasının, cenazesi kalkacaktı. İkindiye yetişmem gerekti. Bu gibi konuları artık benimkilere bahsetmek istemiyorum. Adamcağızı evladı yazlığına bırakıp İstanbul'a döndükten iki saat sonra ölüm haberi gelmiş. Çok acı. Hanımı bir anda tek başına kalmanın acısıyla o kadar çok ağlıyordu ki! Allah rahmet eylesin. Görevimizi yerine getirdik.
Dün yine yaşlanmanın ,yeni deyişle yaş almanın(ne farkı varsa,bir nevi teselli) ne kadar zor olduğunu düşünerek uyudum.
Flamingolar ve Keçiler
Flamingolar göç zamanı mart ve nisanda ülkemize uğrarlar. Hem de kalabalık bir nüfus olarak. Türkiye'de özellikle Tuz gölü civarında ve İzmir Gediz deltasında görülürler.
Hayat şehirde yaşayan bizler için çok gri, çok monoton ,çok resmi.
Birkaç Günlük..
Evde iki gündür tadilat vardı.Yaşadığımız evler aynı olsa da odalarda dekorlar zamanla değişim gösteriyor. Özellikle çocuk odaları, onlar büyüdükçe zamana uyuyor,değişiyor. İlk taşındığımızda odada mavi boya ve ortasında winni the pooh figürleri olan ,rengarek resimli bant boya vardı. Yatak küçüktü. Sonra ergenlik dönemi başladı o winnie the pooh lu resimler yerini formula1 pilotları özellikle Schumacher' in posterlerine bıraktı. Zamanla onlarda söküldü. Masalardaki oyun bilgisayarları yerini geniş ince ekranlara klavyelere vb.bir şeylere bıraktı. Şimdi yine bir temizlik, eskiler atılıp/verilip yerine umarım biraz daha sade ve sakin bir oda şekillenecek. Cekli konuşuyorum çünkü henüz masa ve sandalyesi ve kitaplığı gelmediğinden her yer her yerde. Hiç sevmediğim durum, karışıklık hali.
🎮🕹🪄
Bu arada babamın hastane durumları vardı, kulağı ile bir sorun var .Lakin tüm girişimlere rağmen çözümsüz, olduğu haliyle bıraktı. Doktoruna danıştım o da (of the record) yaşı gereği kalmasını istiyorsa kalsın , dedi. Umarım bir zaman sonra daha fena bir şekilde karşımıza çıkmaz. Başkası adına karar vermek zor. Israr etmeli mi yoksa kendi kararına bırakmalı? Zorlandım. Yaş aldıkça insanlar hem büyük gibiler hem küçük. Nasıl davranmak gerektiği bazen düşündürücü oluyor.🏨
Baharda bir gelmedi ki şöyle doya doya tadını çıkartalım. Lale bahçeleri şimdi çoşmuştur da İstanbul'da aklı olan hafta sonu gezmeye çıkmaz. Hafta içi vakti olmayan çıkar o başka. Çıkmış da zaten yaya yoğunluğu yüzde doksanmış, vay vay vay!! Zamanında bol bol gördüğüm lalelere sayarım.🌷🌷
Eskilerden lale zamanı resimleri ile ortaya karışık yazımı da bitirmiş olayım.(Buyrun eski bir laleler yazısı )Konu bir anda lalelere geldi o da başka bir mevzu)
Mikrop Kapmaması Lazım.
Güzel bir akşam yaşamak için yola çıktık. Her gün İstanbul'un bir ucundan diğer ucuna yolcu taşıyan marmaray bile sakin .Yolcusu azalmış. İşe gidip gelenler yerini yavaş yavaş gezmeye gidenlere ,geceyi yaşamak isteyenlere bırakmış. Kafası telefona gömülmüş olanlardan ziyade muhabbet edenler de hatırı sayılır oranda çok. Neşeli bir vagon.
İlerden bir kız çocuğu geliyor. Pembesi kirli üzerine küçük gelen bir kazak giymiş. Uzamaya başlayan boyuna kısa gelen siyah bir pantolonu var. Muhtemelen sabah çıkarken at kuyruğu yaptığı siyah saçları artık dağınık ve yan omuzundan önüne düşmüş. Ayaklarını sürüyerek elindeki kağıt mendilleri satmak için tek tek yolcuları dolaşıyor. O sırada yolcuların arasında iri yarı bir kadın var. Boyalı ,sarımsı kıvırcık saçlı. Elinde daha doğrusu kolunun altında poodle cinsi bir köpek tutuyor. Oyuncak gibi bir şey. Küçük mendil satıcısının solgun yüzü köpeği görünce parlıyor. Hemen onlara doğru yanaşıyor. Kadının boyu kocaman. Köpek ve kız küçücük. Kız sakince yanaşıp köpeği sevmek istiyor. Sanki sıcak bir şeyi tutmak ister gibi ,biraz da tereddütle elini köpeğin başına doğru getiriyor;
''Isırır mı?''
O sırada kızı görünce cüzdanından para çıkarmaya çalışan kadın, köpeği hafiften kızdan uzaklaştırıyor;
''Yok, ama mikrop kapmaması lazım'' neyse ki sesi soluk ,azarlama yok. Ama kibir var sanki, küçümseme var.
Kızın eli yanına düşüyor, boynu eğiliyor. Kadın çantasından çıkardığı beş lirayı kıza uzatıp, kapının önüne ilerliyor.
Kafamda yankılanıyor 'mikrop kapmaması lazım'' cümlesi. Takıldığım bu cümleden kurtulamıyorum. Küçük kız tam da bulduğu o küçük mutluluk anını kaybediyor. Elinde mendilleri diğer vagonlara doğru uzaklaşıyor.
İri yarı kadın da mikroptan korumaya çalıştığı köpeği ile sonraki durakta iniyorlar.
Leylek Leylek Havada..
Dün nihayet leylekleri gördük.
14 şubat vesilesiyle Ö.e ve bana burca göre dizili renkli taşlardan birer bileklik almıştım, hediye babında. İnternetten tesadüfen bulduğum bir satış yeriydi. Çok şık kutularda, hemencecik göndermişlerdi bileklikleri. Pembe kutuların içine birer de *marteniçka koymuşlar. Ben takmak istemedim, Ö. hikayeyi anlatınca heyecanlandı; ona ilginç geldi ve hemen taktı. Bu aralar erkeklerin çoğunda böyle kırmızılı ipler çok var ,kendisi de özendi sanırım:)
Sonra ona anlattım bir hikaye; ''Leylekleri görene kadar bu kolunda takılı duracak, sakın çıkarma.''
Zaten düğüm atmış, kesmesi lazım. Şimdi işimiz leylekleri beklemeye kalmıştı ki havalar kışa geri döndü.Yağmur, gri bulutlar, serin hava .Dedik leylekleri zor görürüz.
Dün hastane sonrası bir kaç bir şey almak için AVM'ye giderken baktık bir adam kenarda duruyor,kollar havaya doğru, cep telefonunu gökyüzüne tutmuş bir şey çekiyor. Eğilip baktım...O da nee! Gökyüzünde ,neredeyse nokta gibi, ama hareketlerinden tanıdım.
Leylekleerr.
Geliyooor. ''Ö. çabuk bak, yukarı leylekler gelmiş.'' Leylekler çok yukarda helezon şeklinde sakin sakin dönüyorlar. Ne kadar güzeller. Kim bilir ne uzak yollardan ,hangi rüzgarlara karşı geldiler.
Ve Ö.in kolundaki marteniçkayı kesip bir bahar dalına astık. Öyleymiş usulü.
Bakalım şimdi leyleği havada gördük , ne kadar yol yapacağız bu sene. Malum leyleği havada görürsen bol bol seyahat edeceksin , demektir. Hadi bakalım.
Kısmet..
*Marteniçka; Balkan kültüründen gelen, mart ayı ile birlikte bileğe takılan , şans,bereket,sağlık getirdiğine inanılan ,kırmızı beyaz iplerden yapılan bir süs.
Birkaç Günlük..
23 Mart
Bugün dolapta küçük bir dilim pasta var. Gülenyüzlü,kalpli,uğur böcekli. Dün sevgili eşimin doğum gününü kutladık.
Bir Bayram, Bir Telefon
İyi bayramlar sevgili okuyucu,
Bugünlerde Dünya
Sevgili okuyucu,
bu satırların sana hangi nedenle yazıldığı henüz belli değilse de bir müddet sonra klavyenin harflerine hangi sebeplerle basıldığı ortaya çıkar diye ümit ediyorum. Çünkü bu günlerde hiç yazasım yok. Bu savaş hallerini dinlemek mi beni böyle yaptı bilmiyorum. Oysa dünya öyle garip bir yer oldu ki üzülmek istersen seni üzüyor, sevinmek istersen sevindiriyor. Hatta heyecan duyacağın pek çok şey oluyor. Önüne konulmuş çeşitli seçenekler var. Hangisini istersen.
Ama sevgili okuyucu, bu günlerde üzücü şeyler baskın. İnsanın insana yaptığı zulümler bitmiyor. Filler tepişir, çimenler ezilir derler. Lakin fil de çimen de insan olunca daha da iç acıtıyor.
Güncel haberlere bakmamaya çalışıyorum. Galatasaray'ı izliyorum, oğlum F1 izlerken ona takılıyorum. Mutfakta sağlıklı şeyler pişirmeye dikkat ediyorum. Mesela dün zeugma'nın tarifiyle mercimek ekmeği pişirdim. Kırmızı mercimekten. Güzel oldu. Yürüyüş yapmaya çalışıyorum ,üşenmezsem. Havalar tam yürüyüş havası, pırıl pırıl güneş, mavi gökyüzü, esinti yok, hafif serin, terletmiyor. Şahane sevgili okuyucu şahane. Belki leylekleri bile görme ihtimali var.
Dün babamı doktora götürdük. Sevgili okuyucu pek iyi bir doktormuş, neye dikkat etti ve tavsiyede bulundu bilsen. Çok hoşuma gitti. İçeri girerken hafif sendeleyen babamın kolundan tuttum.
''Oo dedi, mevcutlu gelmişsiniz''
''Bakın yanlış anlamayın , nacizane tavsiyem bir baston kullansanız çok iyi olur. Hem sizin ,hem de etrafınızdaki insanlar için büyük kolaylık ve rahatlık sağlarsınız''
Aslında doktora başka bir derdimiz için gelmiştik ama doktor hanım güzel bir noktaya değinip konuyu derinleştirdi. Kendi annesinden örneklerle güzel güzel açıkladı, belli yaştan sonra baston kullanmanın gerekliliğini. Bu konu babamın dikkatini çekmiş olacak ki dönüşte ,herşey satan mağazalar var ya oraya uğramışlar. Oradan bir baston edinmiş. Annem telefonda anlattı. Tabi daha uygun ve kullanışlı bir baston almak lazım.
Sevgili okuyucu ,yaşlanmak zor. Kabullenmek daha zor. Hepimizde nedense genç kalma arzusu var. Bu yaşlılık evresi ne zaman yaşanacak, yaşanmadan mı bu dünyadan ayrılacağız, belli değil.
İyi ki bebeklik halimize özenmiyoruz . Gerçi yeniden emeklemeye çalıştığımız günlere dönmeyi düşünmek bile yorucu
Bugünlük bu kadar, sevgili okuyucu. Şimdilik aklımdan geçenler bunlar. Birazdan sanal market siparişim gelecek. Dünyayı kurtaramasak da kahvaltıyı hazırlayıp, yeni bir gün başlayabiliriz.
İyi bir gün dileklerimle..
Düne ait..
Hayatta şükür sebebi çok şeyimiz var. İsyan ettiğimiz, çaresizlik duyduğumuz zamanlarda yok değil elbette. Hepsi geçip gidiyor. Tıpkı suyun bir yerlere akışı gibi. Yüzme bilmeden içine girmeye kalkarsak boğulmak olası ama su sana yüzmeyi bir şekilde öğretir. Çırpına çıpına yüzeyde kalır, akışa kapılır gidersin. Yok kenardan seyredersen zaten sorun olmuyor. Ne güzel akıyor, bak hüznümü de aldı götürdü der, kalırsın.
Baharı Beklerken
Ama badem ağacı her yıl açarken kimseye zarar vermiyor, aksine umut vaad ediyor. Oysa savaş her defasında eksiltiyor.
Bir Şairin Evi Satılıktır
Martılar gibi tüm gün oturup denizi seyrediyorum.
''Hele martılar ,hele martılar. Her bir tüylerinde ayrı bir telaş.'' Onlar bile bazen telaşlı,ben değilim.
Bazen de televizyonu seyrediyorum. .
''Beni hep bu güzel havalar mahvetti.'' Beni de bu gri havalar . Havadaki ağırlık fena etkiliyor.
Geçenlerde bir haber dinledim .Türk şiirinin en bilinen ,sevilen şairlerinden Orhan Veli'nin Beykoz'da doğduğu ,çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği ev satışa çıkarılmış. Mahalle sakinleri, yapının müzeye yahut kültür evine dönüştürülmesini talep ediyorlarmış.
Ne güzel olur..
Sevgili okuyucu ;insan ister istemez düşünüyor .Kurgu bir romandan, kurgu bir kahramana ait bir takım gereksiz(izmarit gibi) nesnelerin, eşyaların sergilendiği bir müzenin kapısı önünde insanlar kuyruk oluşturuyor. Hayali kahramanların hayali eşya ve evlerini görmek için, hiç var olmadıklarını bile bile. Oysa bu şehirde gerçekten yaşamış, bu şehrin sokaklarında dolaşmış bir şairin evi satış listelerinde.
Bu bir çelişki değil mi? Hayali kahramanların ,hayali evlerine gösterdiğimiz ilgi ve alakayı kendi şiirimizin hafızasına neden göstermiyoruz?
Orhan Veli Kanık müzesi , İstanbul için güzel bir katkı, güzel bir tamamlanma olmaz mı?
Günlük..
Sadece Duydum.
-sana çok yakışır.....
-ben de kulağa takılan değil, burnun kenarına takılanlardan istiyorum, neydi adı?..
-evet hızma.ama annem ne der?...
-boya ya da karşı. Saçını ziyan edersin diyor......
- kestane rengi olsa,çok beğeniyorum bana da yakışır....
- benim yok kestane değil siyah bildiğin, kestane hafif kızıllı.....
-sınıfta bazı kızlar var araya ışıltı attırmış çok güzel duruyor.
-evet, yok ben kestane düz boya....
-bir daha mı on yedi olacağız yaa.. ben annemi bir şekil ikna edicem...
-söylemeden olmaz kızım...
-tatlı dille......
- gerçi anneme tatlı dil işe yarar mı bilmem, sert çıkar biliyorum..
-dur marmaray geldi,bunu da kaçıramam..
Elinde laf arasında içtiği plastik su sişesinin son yudumunu içti. Şişeyi hemen yanı başındaki metal çöpe bırakıp sırt çantasını omuzladı ve konuşa konuşa vagona yürüdü.
Ah! annesi ,bir daha mı on yedi olacak, bırak boyasın saçlarını, taksın burnuna hızmayı.. Sanki on yıl geri gidip kendi kızımı dinledim gibi geldi. O da saçlarını boyamayı o yaşlarda çok istemişti. Yüz takısı gibi olaylara girmemişti, can acısı nedeniyle sanırım. Ama saç boyası hep gündemdeydi. Bu kulak misafiri olduğum güzeller güzeli genç kız da aynı şeyleri yaşıyor. Dertleri bunlar olsun.
Bu arada bilerek dinlemedim. Beraber tren beklerken o kimse yokmuşcasına ,rahat rahat konuşuyordu. Ben sadece duydum....
Annesi şimdi evde midir, işte mi, akşam yemeğini mi düşünüyordur bilmiyorum. Belki kızının saçlarını her okşayışında çocukluğunu hatırlıyor, belki “geçer” dediği şeylerin hiç geçmediğini en iyi o biliyordur. Sert çıkan cümlelerinin arkasında, kimseye belli etmediği bir telaş vardır mutlaka; hayatın can yakıcı yerlerinden kızını koruma isteği. Çünkü bazı “hayır”lar yasak değil, korkudan söylenir.
Bir daha mı on yedi olacağız?
Olmayacağız.
Ama bir yerlerde, bir tren peronunda, her seferinde yeniden hatırlayacağız.
Bulaşıkçılar
Bulaşıkçılar, Morris Panych’in kaleme aldığı, kara mizah dozu yüksek ve absürt bir tiyatro oyunudur. Oyun, lüks bir restoranın mutfağında, sahne arkasında çalışan üç bulaşıkçının etrafında şekillenir. Görünmez emek, sınıf farkı ve insanın değersizlik duygusuyla mücadelesi; ironik diyaloglar ve sert bir mizah eşliğinde ele alınır.
Sahnenin merkezinde bulaşık yıkayan karakterler vardır ama asıl anlatılan, toplumun en alt basamağına itilen insanların iç dünyası, hayalleri ve öfkeleridir. Bulaşıkçılar, hem güldüren hem de rahatsız eden yapısıyla seyirciyi düşünmeye zorlayan, çağdaş tiyatronun dikkat çeken metinlerinden biridir.
(Zaten evlerimizde ve hatta işyerlerimizde hepimiz birer bulaşıkçı değil miyiz? Daimi olmasak da bir yerde bulaşığa eli değmemiş olanımız var mı?Üstelik çoğumuz da diplomalı bulaşıkçı.)
Bulaşıkçılar oyununda sevdiğim yıldızları da izleme fırsatı doğdu. Özge Özpirinçci,Ahsen Eroğlu, Şebnem Sönmez ve Ekin Eryılmaz sahnede tüm tiyatro konusundaki hünerlerini sergilediler. Gerçi seyirciler oyunculara kusur eyledi. 21.00 de başlayacak oyun seyircilerin yerleşememesi nedeniyle 21.15 olarak anons edildi, 21.15 de hala girenler olunca Özge Özpirinçci sahneye çıkıp oyuna başladı. Işıkların sönmemesi de garipti. Öyle kendiliğinden başladı oyun. Bir zamanlar kapıların kapanması, oyun sırasında içeri ve dışarı çıkılmaması, bir şey yenilip içilmemesi gibi nazik kurallardan eser kalmamıştı.
İstanbul'da evet, hemen her türlü kültürel etkinlik var. Fakat ulaşım ve ulaşmak zor ,çaba gerektiriyor. Mesela ulaşımda cuma cumartesi geç saatlere kadar olan raylı sistem ulaşımları pazar dahil diğer günlerde gece yarısı sona eriyor. Alışmış insanlar umursuyor mu? Hayır. Oysa böyle yaşayan bir şehrin metro ve marmarayı tüm gün ve gece çalışsa ne güzel olur. Sadece eğlence için değil gece çalışan bir çok insan var.Viral Olan Tatlı..
*Bir kase süzme yoğurt-normal yoğurt.* Yarım su bardağı granül kahve ,içine beş çay kaşığı toz şeker. İyice çırp. Üç küçük kaseye bölüştür. *İçine bisküvileri(çeşitleri farklı farklı yapanlar var,lotustan bebebisküviye kadar) sık arayla batırarak diz. *Dolaba at,beklesin.*Kakao serpip ,ye.
*Kıvam on numara.(Resimde berbat çıksa da )
Cumartesi
Bu gri İstanbul günleri fena halde can sıkıcı. Arada yağıyor, duruyor, soğuyor, ılıyor,kış havası hükmünü sürüyor. Evvelki gün babamı doktora götürürken de böyleydi hava. KBB hekimi genç hanım babamın kulak tedavisini kontrol için çağırmıştı. Neyse ki hastane yakın. Hastane değil de Tıp Merkezi, yeni açıldı. Ufak bir yer ama her tür branş var. Babam için bir ilaç yazmış, piyasada yok ilaç.''Bulamadınız değil mi? '' dedi. Kontrol için çağırıyor lakin kullanması gereken ilacı kullanamayacağını tahmin ediyor! Biraz tuhaftı. Muadilini yazdı, pazartesi tekrar kontrole çağırdı.
Çıktıktan sonra sahildeki belediye tesislerine gidelim ,dedik. Hava yağmurlu diye boş olacağını düşünmüştük. Tahminimi doğru çıktı ,hemen masa bulduk. Güzel, kuru bir havada burada zamanınız sıra beklemekle geçebilir. Öylesine talep fazla. Talebin fazla olma sebebi hem lezzetli yiyecekler, hem nezih ortam, hem uygun fiyatlar. Biz de güzel bir kahvaltı yapıp, üzerine sade kahvelerimizi içtik.Birkaç Günlük..
Sevgili Nazik Okuyucu; pazar günümü tümüyle Bridgerton dizisinin 4.sozonu ilk kısmına ayırdım. Şimdi dizilerde moda bu, bir sezonu ikiye bölüp kısa aralıkla yayınlıyorlar. Dört bölüm şimdi yayında, şubat sonunda diğer dört bölüm. Dördüncü sezon evin kızlarına değil, yakışıklı oğul Benedict üzerine kurgulanmış. Üstelik bir Külkedisi masalı üzerinden. Masalsı dekor ve kostümlere ,masalsı bir konu gelmiş.
*****
Covid döneminden beri her yıl bir şekilde süresi uzatılan ilaç raporları dönemi sona erdi. Yeniden ilaç raporu çıkarmak için pazartesiye randevu aldım. Çantamı almak üzere sandalyeye hafif eğildiğimde öksürüğümün tutmasıyla belimin tutulması bir oldu. Neredeyse öyle yere paralel kalacaktım. Biraz açıldı oturunca lakin bugün üçüncü gün hala tutuk haldeyim. Yine de canım acıya acıya gidip muayene ve rapor işimi hallettim.
*****
İstanbul günlerdir yağıyor, bugün biraz güneş yüzünü gösterdi sanki. Ruhumuz depresif hale geldi gri havadan. Alışkın değil bünye. Bugün pazarımız var, bakalım fiyat artışları ne durumda. Malum aralık ayında 0 olan enflasyon ocak ayında birdenbire neredeyse 5 lere çıkmış. Vah bu indi çıktı oyunları vah!Havadan Sudan Muhabbetler..
2026 yılının bu ilk ayı, bana çok uzun geldi. Ay sonu gelmek bilmiyor. Neden acele ettiğim konusunda ise bir düşüncem yok. Öylesine geçsin istiyorum.
*****
Annem ,internette beğendiği elbise modelini göndermiş . Hatta linki ile beraber. Zamana uyum sağlamak böyle bir şey. ''N'apalım ,bize göre kıyafet mağazalarda zor bulunuyor.'' diyor. Haklı. İstediği modelin M si kalmış, aldım. ''Olmaz o beden bana'' dedi, tavır yaptı. Bende başka bir elbise daha aldım XL . Dün geldi kıyafetler; M olan annem için çok bol ,diğeri ise neredeyse dar. Neyse ki kumaşı ve kesimlerini beğendi ,anlar bu işlerden ama ufak tefek tadilat için terziye gidecek.
Annem bir zamanlar çok iyi dikiş dikerdi. Şimdi evlerde dikiş makinası falan yok. Bizim Singer marka bir dikiş makinamız vardı ve çocukken tüm , gençken çoğu kıyafetim annem tarafından dikilmişti. Burda'nın aylık sayılarından seçerdik kıyafetlerimi. Kumaş almaya bir hevesle giderdik.Akabinde modelin kalıpları çıkartılır, kumaş kesilir, tıkır tıkır dikilirdi. Hepsi ayrı maharet ve çoğu kadın bilirdi elbise dikmeyi. Bize de düz lise olmasına rağmen ufak tefek dikiş işte düğmedir, ilik açmadır, teğeldir vs. bunları öğrettikleri ders vardı. El İşi dersi miydi adı?! hatırlamadım. Şimdi böyle şeyler öğretilmiyor sanırım. Bu dönemden çok farklı zamanlar o zamanlar tabi. Kıyas kabul etmez. Hem yaşam şekli, hem ekonomi hem kullanılan malzeme ,kumaş ,ürün açısından. Bu dönem tüket-at dönemi.
****
Dernek için ,yardım amaçlı kahvaltı organize ediyoruz. İstanbul içi gezilerde belediyeler araç tahsis edebiliyor. Küçük bir otobüs verildi . Talep fazla ,belki bir araç daha verebileceklerini söylediler. Bakalım.
*****
Yazlıkta yaşayan kapı komşum nihayet evine döndü. Önceleri bir kaç aylığına gittikleri yazlıktan şimdi bir kaç aylığına İstanbul'a dönüyorlar. Kiraya vermeyi bile düşünmeye başlamışlar. Kahve içmeye çağırdım geçen sabah. ''Müge'yi seyrediyorum bitince geleyim '' dedi. Dedim'' gel bende izliyorum.'' :) Bazı programlar var çoğunluk izliyor ama sorsan kimse izlemiyor, herkes belgesel izlemede. Gündüz programları ve Survivor mesela..
******
Altın fiyatları uçtu gitti. Bu sene altın günü yapalım demiştik, şansımıza bak. Yedi binleri geçti, on bine varacak diyordu kuyumcu geçen alışımda. Bu döngü bitsin dolar gününe dönmek lazım, doların artmasını bir şekilde engelliyorlar nasılsa. Seçime kadar da tutarlar gibi. Belli de olmaz ya. Ülkede hiç bir şeyin önünü ardını göremez olduk.
******
Altın cuma itibari ile düştü. Tv izliyorsanız, altın fiyatları ve emekli maaşlarından başka konu yok. Bir de Suriye mevzuu. Ama akıl ve ruh sağlığı açısından haber ve güncel olayların takibinden uzak durmak hayrımıza.
Öyle böyle derken ocak ayının otuz biri geldi. Bu hafta sonunun bir günü ocak bir günü şubat. Herkes için güzel geçsin,İyi hafta sonları .
İki Tarih Arasında
Unutmam ,unutursam diye de takvimime not alırım sevdiklerimin doğum günlerini. Çok kalabalık değil zaten, çocuklarımın ki unutulmaz ikisi aynı tarih olduğundan kolaylık, canlarım benim. Eşim zaten bir ay önce hatırlatmaya başlar. Kardeşimin tarihi bana yakın. Babamınkini son yıllarda hatırlar olduk. Anneminki ise iki farklı tarih; kimlikte yazın ortası, gerçekte kışın ortası. Anneannem''sen ocak ayında doğdun'' demiş, nüfusa geç kaydetmişler. Öyle diyorsa öyledir, doğuran bilir.Onun için bu ay kutluyoruz doğum gününü.
Lakin ben bu kez unutmuşum ,takvime de bakmamışım.Sabah kardeşim arayıp hatırlattı. Aradım ''Telefonla mı kutlayacaksınız?'' dedi. ''Yok ,gelicez, ön kutlama yapıyorum.'' dedim. Sekizle başlayan yaşlara giriş yılında, biraz mutsuz,geriye fazlaca bakıyor. ''Anne sen artık yetmiş dokuz da kal o zaman,'' deyince ''Boşver yaşlarındayım artık, soranlara söylemem'' dedi. Maşallah diyeyim sevgili annem, sağlıklı yaşları olsun.
Tesadüf bu ya, akşam annemle aynı yaşta olan bir sanatçıyı dinlemeye gittik. Sesine hayran olduk; Işıl Ay . Eski bir Türk Sanat Müziği sanatçısı olan Şükran Ay'ın(1931-2011) kızı.Annem Şükran Ay'ın sesini çok severdi. Küçüklüğümde radyodan ya da plaklardan dinlemişliğim çoktur. Işıl Ay hanımın sesi de geçmişten süzülüp gelmiş gibiydi. Muhteşem, keyifli bir müzik ve eğlence gecesi oldu. Üstelik bu gecede kırk yıllık üniversite arkadaş ve dostlarımızla beraberdik.
Dönüşte oldukça geç olmuştu ama Kadıköy hala cıvıl cıvıl gençlikle kaynıyordu. Metroda siyah gömlek ve kırmızı kıravat takarak bir örnek giyinmiş, bazıları, renkli saçlı liseli gurubun arasında kaldık.Yabancı dil gibi gelen konuşmaları, bizi geçmişten geleceğe taşıyıverdi:) Geldikleri konser ,şarkı ve şarkıcılarla ilgili yorumlarına, anlamadan kulak misafiri olduk. Emo Era party konseriymiş, onlara göre nostaljik ama hit şarkılardan oluşan bir konsermiş. Neşeleri, enerjileri müthişti. Yorumları ilginçti. Bir anda sanat musikisinden ,rock müzik dünyasına geçtik. Gençler bizi hatıralardan çıkarıp, hızla günümüze getirdiler. Aynı vagonda, iki farklı zamandan ,biraradaydık.
Bu hafta sonu da öyle geçti işte. Bir doğum günü, bir ses, bir metro vagonu. Zaman kendince aktı. Biz de içinde, kendi tarihlerimizle yol aldık
Güno..
Yağmurlu ,aydınlanmamış bir İstanbul sabahından günaydın. Saat 08:12 laptop sağ en alt köşede gösteriyor.
Önce çiçeklerimin haftalık suyunu verdim, orkideler ve para çiçeği haftada bir su istiyor. Balkondaki japon gülü de kışın pek su istemeyenlerden o da haftada bir sulansa yetiyor. Yazın sıcak havalarda çok su sever. Hava durumuna göre.
Sonra baktım sekize geliyor, oğlum kalkmamış henüz. Akşam maç izlemeye gittiler o yağmurlu havada. Keşke yenselerdi, ben bile Fener yensin istedim.Ne de olsa milli maç bu. Statda her seyirciye şanlı al bayrağımız verilmiş. Malum bu hafta içi hepimizi derinden üzen görüntülerle karşılaştık sosyal medyada. Bayrağımız bizim en önemli milli değerlerimizden. Bu konulardaki tepkileri ve seyirciye destekleri konusunda fenerbahçe fark yaratıyor. Galatasaraylı olarak bunu kabul etmemek olmaz. Yorgun ve ıslanmış olarak maçtan geç gelen evlat ''ne çabuk sekiz olmuş'' diyerek uyandı, hazırlanıp jet hızı ile evden çıktı.
Bende birazdan gözlüklerimi almaya gideceğim. Dün göz doktoruna gittim,iki yılı geçmiş derinlemesine muayene olmayalı. Gidince yanlış günde randevu aldığımı anladım. Sömestre tatili nedeniyle randevular yoğun ve çoğu çocuktu:) (Şu ara her yer kalabalık, sair günlere göre) Son zamanlarda ekrana bakarken gözlerim rahatsızlık vermeye başlamıştı, sebebi göz kuruluğu imiş. Sabah akşam göz damlası kullanacağım. Bir de yakın uzak bir arada gözlüklerden yaptırdım. Kullanan arkadaşlarım memnun, bakalım benim için nasıl bir deneyim olacak?
Evet bu sabah bizim evin hallerinden durumlar böyle. Yazmaya ara vermemek adına bir iki kelam etmek istedim. Hadi bakalım, iyi haberler alacağımız bir güne başlamış olalım.
Kar,Marmaray ve Yedi Kocalı Hürmüz.
Kar yağacak diye alarm verirler, okullar tatil edilir, kar küreme araçları caddelere çıkar.
O kar yağmaz.
Hiç uyarı yapmazlar, kar yağar.
Kanımca okullar tatil olduğu için uyarı yapılmadı. Zaten lapa lapa yağan bir kar da yoktu. Tane tane dökülen, kimi zaman sulu kara dönüşen kar taneleri İstanbul’u ziyaret etti, geçti gitti.
Ben de böyle soğuk bir kış akşamı Yedi Kocalı Hürmüz müzikalini izlemeye gittim. Daha önce pek çok kez izlemiştim oyunu ve filmini. Türkan Şoray oynamıştı filminde. Bu kez müzikal bir oyun olarak sahneleniyor ve başrolde Çağla Şıkel var.
Pazar akşamı Marmaray bomboştu. Keza istasyonlar da öyleydi. Açılan kapılardan, sadece rüzgâr eşliğinde kar taneleri giriyordu. Biraz söylendim: “Yağmadı yağmadı, bu akşamı mı buldu?” diye. Havaya rağmen salon tıklım tıklımdı. Benim gibi kimse bu gösteriyi kaçırmak istememişti. Aylar önceden alınan bilet fiyatları, “yakalım gitsin” diyecek gibi değildi malum.
Sadık Şendil’in oyunu Yedi Kocalı Hürmüz, Türk tiyatrosunun klasik eserlerinden biridir.
Sinemada 1971 yılında Türkan Şoray, Yedi Kocalı Hürmüz’ü perdede canlandırdı. Daha sonra tiyatro oyunu ve müzikal olarak sahnelendi; pek çok sanatçı Hürmüz’e hayat verdi.
Benim aklıma ilk gelen ise tiyatro sahnelerinde, muhteşem sanatçılığı, güzel gözleri ve sesiyle Ayten Gökçer’in (1940–2024) oynadığı Yedi Kocalı Hürmüz karakteridir.
Sonrasında Birce Akalay Hürmüz rolüyle sahnede yer aldı. Onu izlemek kısmet olmadı. Şimdi ise Çağla Şıkel, Yedi Kocalı Hürmüz rolünü sahnede müthiş bir performansla canlandırıyor. Hem dansları, hem kalabalık dansçı kadrosu hem de usta sanatçıların yer aldığı oyuncu kadrosuyla tiyatro şahane bir oyun çıkarmış. Yaklaşık üç saat süren bu müzikal hiç sıkmıyor; aksine son derece eğlenceli. Müjdat Gezen, Suzan Kardeş, Defne Yalnız gibi usta sanatçıları izlemek de cabası.
Karlı bir kış akşamında, on ikide kalkan son trene güçlükle yetişerek evime vardım. O akşam Marmaray’ı ben kapattım gibi oldu; güvenlik görevlileri son kontrolleri yapıyordu. Oğlum da beni istasyonda bekliyordu. Birlikte evimize döndük.
Yapay Zekaya Göre Kimmişim?
Yine Birgün Biz Böyle mim yapmış. Mimler de zamana göre güncellenmiş. Yapay zeka ile ilgili bir mim.
Dönüşüm..
Merdivenlerden sonra çıkılan sokak burası ama oturduğum apartmanın yerinde yıkıntı var. Sokaktaki pek çok bina gibi dönüşüme girmiş.
Kartal'da pek çok mahallede pek çok bina yıkıldı. Kimi tek ,kimi ada bazında yıkılan binalar büyük boşluklar oluşturuyor. İlçemize de kötü bir görüntü verdiği gibi havamız da toz içerisinde. Şimdi bu yıkım işleri haziran ayına kadar durmuş ,diyorlar. Yeniden imar planları falan çizilecekmiş. Bir çok insan , yeni ve sağlam ev umuduyla evini boşaltıp, kiraya çıktı. Yıllar sürecek olan bu inşaat işleri konusu ,Kartal'da konuşulan konuların başında geliyor.
bugünlük..
Dün uzun süredir sadece telefonla görüştüğüm dostlarımla buluştuk. Hava da ne soğuktu. Güneşli ama buz buz.. Sahildeki kafeye gidelim diye sözleşmiştik .Ama geçen günkü lodos fırtınasını unutmuşuz. Kafeyi deniz başmış, ufak çaplı bir tusunamiye maruz kalmış sahil kenarı balıkçılar, lokantalar ve kafe. Geçiçi olarak kapatılmıştı, tadilat vardı içeride.
Biz de çarşı içinde başka bir yerde oturduk. Mekanlarda yine içeride sigara içiliyor ve içilen taraf yine içilmeyen taraftan geniş. Konusu geçtiğinde televizyonda sigara kelimesi bipleniyor ya da ''Sigara sağlığa zararlı'' deniliyor hemen. Pek bir faydası yok demek ki ! Biz içilmeyen tarafa geçtik. Arkadaş çevremden içen az, içen de dışarı çıkıp içer. Çoğu arkadaşım da -eşim dahil- bıraktılar bu kötü alışkanlığı.
Çalıştığım zamanlar ben hiç içmediğimden ,çok rahatsız olurdum. İşyerlerinde herkes masasında içerdi,
Hiç unutmam yeni mezun olmuşum, yeni işe girmişim. Bir müfettiş, bir yazıcısı memur hanım bir de ben çaylak. Adam devamlı sigara ağzında emzik gibi, birini söndürüp birini yakıyor. Oda duman içinde. Eve gidiyoruz kahveden gelmiş gibi saçım, kıyafetim hep duman kokusu. Dışarıda içmesini rica edecek olduk bir kez ''Bedava yararlanıyorsunuz sigaradan işte '' diye laf etmişti . Kaba, görgüsüz adam. Neyse ki o bölümden kısa süre sonra ayrılmış, rahata ermiştim.
Sonradan bitti kapalı alanda sigara içme dönemi. Ceza afişleri asıldı işyerlerine, içene şu kadar para cezası var, diye. Temiz havaya kavuşmuş olduk.
Peki şimdi ne olmuş da bu kural yine gevşemiş, bilemiyorum. Bu konu böyle sigara içmeyenler için duman aşırı rahatsız edici oluyor.
Dönüş yolu marmaray istasyonu.
(Bu yazıyı yazarken caddeden dört itfaiye aracı canhıraş sesleri ile trafiği açmaya çalışarak geçtiler,Allah yardımcıları olsun)




























(1).jpg)










.jpg)
.jpg)


