başlıksız..

 Hayat bir gün düğün bir gün cenaze.

 Çok üzücü bir olay oldu sitemizde. Geçen sabah ambulansı giderken gördüm bahçeden. Ardından da bir araba. Canhıraş siren sesi yoktu. Sessizce ayrılırken aklıma üçüncü kattaki yaşlı bey geldi.Hanımı üç dört sene önce vefat etmiş, kendisi de çok zor zamanlar geçiriyor. Yoksa geçen yaz kalp krizi geçiren komşu mu , diye düşündük.Ah!ah! meğer komşumuzun genç, hem de çok genç yaştaki kızı evden çalışıp işi için uğraşırken aniden fenalaşıp bayılmış. Öğleye doğru kahreden haber whatsapp grubuna düştü. Genç kız daha ambulansta hayata veda etmişti. Samimiyetimiz yoktu belki ama sarsıcı bir haber oldu. Ailesi ile empati içerisine soktum kendimi bir anda. Bazı ölümler beni daha derinden etkiliyor. Duasında annesi omzuma sarılıp ağlarken''on dakika içinde gitti yavrum, o benim herşeyimdi'' derken benim de içim yandı. 

Evet ölüm hepimizin karşılaşacağı bir gerçek olsa da ani ve genç insan ölümleri yıkıcı oluyor. Bu işin sırası yaş ile ilgili değil de baştan yazılan kalp atışımızla ilgili diye düşünüyorum bazen. Ana babanın tek kızı artık yok. Ateş ocaklarına aniden düştü. Allahım sabırlar versin, kabullenme gücü versin.

Geçen cumartesi genç insanların sevincine ortak olmuşken, bu cumartesi aynı yaşlarda bir genç kızın ardından gözyaşları sel oldu. Üzgünüm..

Ekim ve Gökkuşağı..

 

gökkuşağı
Ekim ayı rengarenk bir gökkuşağı ile başladı bile.

Uzun süredir görmemiştim. Oysa gökyüzüne çok sık bakarım, bulutları seyrederim. Gökkuşağı bu sabah karşıma çıktı. Çok güzel, çok renkli.
Hava günlerdir yağışlı, geçen pazar gününden beridir yağıyor. Durmadan kah sağanak, kah serpinti, kah çisil çisil. 
Dün bir arkadaşımızın torunu oldu, ona kutlama ziyaretine gittik. Babaanne oldu kendisi. Biz arkadaşlarla toparlanıp gidene kadar, bebek altı ayı geçti ama her neyse işte sonuçta görevimizi yaptık. Yeni babaanne olan arkadaşımla, çok eskilerden tanışıyorum. Henüz ilk işe başladığım zamanlardan Aynı belediyede, aynı yıllarda göreve başlamıştık. Ablası da belediyedeydi, ben onunla aynı bölümdeydim. İyi bir kadındı, geçtiğimiz yıllarda rahmetli oldu. Sonra dernek gezilerinde  kardeşi ile yeniden karşılaştık. Şimdi dernekte beraber çalışıyoruz. Yıllar öncesinden gelen arkadaşlar ve tekrar karşılaşmalar. Oluyor işte. 
Bu ziyaret biraz da toplantıya dönüştü , derneğin günü birlik gezisini planlayıp aradan çıkardık. Bir sorun da dernek odasının bulunduğu bina dönüşüme giriyor, yeni yer bulmamız lazım. Burası uzun zamandır var olduğundan çok uygundu. İlçe zaten yıkık dökük halde, neredeyse tüm eski binalar aynı anda yıkılıyor. 99'dan sonra onca sene yapılmayan dönüşüm, son iki üç yıldır son hız başladı.Bakalım ne yapacağız? Nerede yer bulacağız.
Dönüşte bir tostçuya uğradık. Arkadaş geçenlerde gitmiş, ''Çok değişik bir yer, mutlaka görün,kahve içeriz hem'' diyince kıramadık. Zaten arabasıyla bizi kendisi götürüyor ,şoförümüz o. Eh bizi gezdirecekse , neden olmasın😊 
Tostçu, gerçekten enteresan bir mekandı.
Sahibinin asıl mesleği kimya imiş. Adamın kendi markası olan cilt bakım ürünleri var, kremler, şampuanlar vs. Bu tostçu olarak açtığı mekanda bunları da satıyor. Mekanın ilginçliği içerisindeki eski eşyalarda. Öyle böyle değil çocukluğundan beri biriktirdiği ne var ne yok,bu tostçuda sergiliyor. Bir çeşit eskici/antikacı/istifçi artık nasıl bir isim verilecekse, ben koyamadım adını. Ama nereye, neye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Eskiden evinde biriktiriyormuş ,sonra bu dükkanı alıp burayı bu hale getirmiş. Müze gibi.
Bahçe kısmında ise çeşit çeşit saksı bitkileri, yemyeşil bir giriş. Sadece tost, çay ve kahve yapıyor ama hafta sonu da canlı müzik yapmaya başlamış. Gitarı ile istasyonda çalan bir adam var onunla anlaşmış. ''Kışın dışarlarda çalmasın gelsin burada müzik yapsın istedim '' diye anlattı beyefendi. Benim gibi fazla eşya ile arası olmayan birisi için, bunaltıcı bir yer. Aşırı dozda nostalji içeriyor. Her köşede hatıralar ve size de bir şeyler anımsatan objeler var. Tostunu da çok methetti ama tabii ki sevgili babaannemiz bize yeterince ikram da bulunmuştu. Bir şey yiyecek durumumuz yoktu. Artık başka zaman dedik. Kibarlık olmazsa olmaz.
Evet bu sabah biraz önceki gökkuşaklı güzel hava, şu an  gri bulutlardan dökülen  şakır şakır yağmurlu havaya dönüştü. 
Anlaşılan yine ıslak bir güne başladık..
Resim gittiğimiz mekanın bir kısmı, her yer böyle ,hayal edin:)
nostalji


İşler Yolunda mı?

 


Her şey, her zaman mükemmel olamaz. Geçtim mükemmeli ,istediğin gibi de olmaz.

Çok uğraşırız, düzgün olsun. Kılı kırk yayarız yolunda gitsin. Duamızı da eksik etmeyiz. 

Yine olmaz . 

Çünkü sadece biz değilizdir olayın muhatabı, bizim çabamız kadar karşı tarafında çaba göstermesi gerek, öyle değil mi?

Bir yola çıkarız yarıdan döneriz, bir plan yaparız tam tersi olur, derleriz toplarız birisi gelip dağıtıverir. 

Bazen öyledir. Bugün öyle bir gün olmasın. Her şey yolunda olsun.

Çünkü yeni bir ay daha geldi ,Ekim. Sonbaharın ikinci ayı. Adım adım kışa doğru gidiyoruz.

Umutlarda yanımızda.


Nikah..

Bu hafta sonu mutlu bir olaya tanıklık ettik. Çocuklarımın ,çocukluk arkadaşı evlendi. Aynı ana okulunda tanıştılar, ilkokula beraber gittiler. Sitenin bahçesinde yıllarca beraber oynadılar. Oğlumun en yakın arkadaşı oldu. Kızımın da. Liseden itibaren farklı okullara, işlere  ayrıldılar tabi.  Ama çocukluk arkadaşlıkları baki kaldı.  Umarım hep devam eder. 
Nikah salonu çevremizdeki en güzel nikah salonu olabilir. Havuz kenarında, fıskiyeler, kuğular, tavus kuşları, gezinti yolları hepsi harika bir manzara oluşturuyor. Salonların içi de ha keza öyle.
Gelin kızımızı resimlerden görmüştük , çıtı pıtı çok hoş , güler yüzlü. Her gelin gibi çok güzel ve mutlu.
Anneler babalar heyecanlı. 
İnsanın evladını evlendirmesi ,aile kurmaya başladığını görmesi içini rahatlatan olaylardan.Ana baba olarak iyi hissediliyor. Evlatta ana baba da özgürleşiyor. Hayatlarında mutlu olsunlar, anne baba da o zaman mutlu:)
Nikah kıyıldı, güzel bir müzik eşliğinde genç çift dans etti. Alkışlar ve tebrik-takı merasimi başladı. Önce aile efradı sonra diğer misafirler. Resimlerimizi de çekilip, hemen de aldık. Fotoğrafçı bir yandan çekerken yana kurulmuş makineden hemen çıktısı alınıveriyor. Ne kolay her şey.Çıkışta da kırmızı buzdolabı magneti şeklindeki nikah hediyelerimizi de aldık. Resim çerçevesi şeklinde bir magnetti.
Hey gidi hey. Bir zamanlar nikah şekeri olmazsa olmazdı. Badem şekerleri. Kimi beyaz kimi renkli. Tüllerle bağlanır , süslü kutulara ,keselere falan konulurdu. Uzun zamandır badem şekerleri yok yerine değişik hediyelikler veriliyor. 
Tıpkı evlere dağıtılan gerçek davetiyelerin yerini whatsapp davetiyelerinin alması gibi ,nikah şekerleri de değişime , zamana uydu ve değişti. Değişikler her zaman iyi yönde midir? Emin değilim. Bir de nikah şahidi olayı var .Normalde Medeni Kanunumuza göre iki resmi şahit ile nikah kıyılması gerekirken dört şahit de olabiliyor. Bu kanun değişikliği ile değil belediyelerin uygulama sırasındaki esnekliklerinden dolayı olabiliyor. İdari işler yani..
**
Evet, bu gençlerin masalı ,hafta sonu mutlu başlangıca ermiş.
Gökten üç elma düşmüş; biri mutlu çifte, biri  davetlilere, bir diğeri de sevgili okuyuculara.
 

 

Parçalı Bulutlu Havalar..

 


Bulutlar pare pare.. Öyle güzel dolaşıyor ki gökyüzünde. Dünkü yağmurlu ,kasvetli havadan sonra içimiz açıldı. Serinden ziyade soğuk gibiydi dün.

İnternette dolaşan bir takım alıntılarda ,hava durumu ile çok fazla ilgilenmenin yaşlanma belirtilerinden biri sayıldığını okursunuz. Bence doğrudur.Hakkın rahmetine kavuşmuş büyüklerimiz takvim yapraklarından, fırtınaları, sayılı soğukları, sıcakları ,radyo ve televizyonlardan hava durumlarını mutlaka takip ederlerdi. Üniversite yıllarımı annanemle yaşadığımdan, iyi bilirim. Ben de artık hava durumu ile yakinen ilgilenilen yaşlardayım ,demek ki. Çocukken yoktu öyle soğukmuş, sıcakmış, terlemişiz, nemlenmişiz durumları. velhasıl kelam çocuk olmak güzel şeymiş. 

Dün bizim alt komşu çocuğuna skotır almış, bahçede bindirecek. Biraz mızmızlanıyor anneye. Bizi görünce susup gülümsemeye başladı .Bizim bey  ''Aman ne güzel skotermış bu ne de güzel yakışmış mavı mavi kask falan'' diyince bizim ki skoterda fır fır gitmeye başladı. Annesi de peşinde ''dur aman '' diye diye.. demin hadi oğlum diyen anne, şimdi de aman yavaş yavaş demeye başladı. Of bu annelik  doğumdan sonra hep bir endişe hali. Neyse ki çabuk büyüyorlar. Anne endişeleri tükenmez kaynak gibi ama yetişkin olan evlatla bebek olan evlat tabii ki mukayese değil. 

Bir dizi başladı ''Tuzlu Kahve'' ilk iki bölümü iyiydi de üçüncü fena patladı kanımca. Ama yine de o kadar çok yıldız oyuncu ve usta oyuncu var ki sırf onlar için izliyorum. Ve parmak basılan ''annesiii annesiii.'' nakaratıyla oğluna olan aşırı düşkünlüğünü beste yapan anne modeli. İnanılmaz. Gelin adayına ''üçümüzüz'' diyen, oğluna boğulur diye denizi yasaklayan abartılı endişeli anne modeli.. Var mıdır? Vardır.. Bu anne modeli hem endişeli hem sahiplenmeli model. En zoru😊  Oğlan annesi olarak neyse ki öyle durumlarım yok. Zaten asla fırsat verecek bir oğlum da yok. Bakalım bir gelin adayı olursa nasıl olacağız. Kısmet olursa tabi bu hayat şartlarında...

Evet sevgili okuyucu bir nereden nereye yazımızın daha sonuna geldim. daha da devam edip bambaşka konulara yelken açma kapasitem var şu an ama çay demlenmiş, kahvaltı bizi bekler. 

Güzel günler dilerim..


Sürpriz, Müzikli Kahve ..

Kartal sahil

 Hava durumu haberlerinde ve telefona göre salı itibari ile hava kış havası gibi olacakmış. Uyarılar var. İşte çok yağmur, şiddetli rüzgar ve ani ısı düşüşü. 

Sabah kalktık hava şahane, mavi gökyüzü, güneş parlak, dal kıpırdamıyor. Kahvaltımızı her zamanki gibi balkonda yapıp, hazırlanıp yürüyüşe çıktık. Malum bu güzel pazartesiyi değerlendirmek lazım madem havalar bozacak. 

Sahile indik. Sahil kalabalık, insanlar yürüyüşte, piknikte, kimi balık tutuyor. Biz de biraz yürüyüp yazların vazgeçilmezi çay bahçesine gidip mola verdik. Sabah kahvesi molası. Sahilde tamda Büyük Ada'nın karşısındaki bu çay bahçesi, semtimizin en güzel çay bahçesi bence. Çayı her zaman güzel, bardakları temiz, etrafı da. Self servis olduğu için çalışan sadece bardakları toplamak için geliyor. Hafif bir müzik çalıyorlar. Salkım söğüt , ceviz, ıhlamur ve sarmaşıkların altında nezih bir yer. Bir çok dizinin burada çekilmiş sahnesi de var. Mesela Can Borcu dizisinde handan ile Mehmet burada buluşuyordu:) 

 Müzik demişken, hani şu meşhur kahve zincirlerinden birinde /ki sadece Kartal'da benim bildiğim üçüncü şubesi açıldı/ Geçen akşam canlı dj performansı varmış. Oğlum'' şaşırdım anne, bangır bangır müzik, elde kahveler herkes cıstak cıstak'' dedi. ''Bir daha da uğramam oraya.''. Disco müziği ve kahveci. Bilemedim . Kahve alınacak onlarca mekan var zaten bizim buralarda. Kahve ekonomisi dönüyor, dediklerinin canlı örneği burada yaşanıyor. 

Evet sevgili okuyucu , havamızı aldık,vaktiyle evimize döndük. Bitmeyen ev işleri ile ilgilenip biraz film keyfi yapalım ,diyecekken akşam üzeri kapımız çaldı. Çat kapı gelecek kimsemiz pek yoktur. Varmış meğer. Bizim kız ''sürpriiiz'' diye çıkageldi. Tedarikçisi bu taraflardaymış, dönüşte bize uğramış. Pek mutlu olduk. Diğer evlatta geldi, yemek yedik, sohbet ettik. Akşam evimiz daha bir şenlendi. Hamdolsun..

Bugünlük bu kadar. Sevgili okuyucu,size de güzel sürprizli bir gün olsun 

Dişçi..

Bu aralar pek çok şeyi aynı anda yapmak istiyorum. Size de oluyor mu bilemem. Kek pişerken ,tatlı da şunu mu yapsam, bir dizi izlerken ,biraz da kitap okusaydım, hala yarım olan bir işi yaparken aklıma gelen başka bir işe başlamak gibi .Değişik ,karışık oluveriyorum. Gezmeye çıkacak oluyoruz ,niyetimiz varken karar değiştirip başka bir yere gidiyoruz. Kararsızlık, hepsini aynı anda yapma ama aslında çoğunu yapamama gibi bir şey.  
Bir süredir dişçiye gitmek istiyorum .Yani ağzımız alışmış ''dişçi'' diyoruz da normali  Diş Hekimi. Bazen İngilizce  Dentist de kullanılıyor tabelalarında. Global olabilme açısı önemli tabii ki. Dt. (diş tabibi) de yazan var. Biz ise hala ''dişçi'' deyiz.  
Sevgili okuyucu ben aniden karar verip dişçiye gidebildim. Bunda sol üstteki azı dişimin hafiften sızlanması ile ilgisi var. Tatlı yediğimde, kuruyemiş yediğimde o garip hassasiyeti, buram buram acısı. 
Dişçiye gittiğimde önce soruyorlar altı ay içinde çekilmiş röntgen var mı? Tabii ki en son üç yıl önce gitmiştim, yok. 
Yeniden çektiler. Ama ağrıyan taraf sol üst , çürük diş sağ altta çıktı. Üç yıl önce de sol üst için gitmiştim, sağ alt kanal dolgum yenilenmişti. 
Bir karışıklık mı var? Bu işte.. 
Dişçi hanıma göre ; sorunlu dişler farklı bölgelerden sinyal verebiliyormuş. Bilemedim. Bir saat beş dakika süren bir çürük dolgu işleminden sonra ağzım yamulmuş halde çıktım. Bu bir saat içerisinde dişçi hanım hemen hemen herşeyini anlattı. 
Hiç susmadı. Gençliğinde annesinin saçını boyatmasına izin vermediğinden, eve akşam yemeğine gelen misafir için ne kadar stres olup , nasıl hazırlandığına, modunun nasıl değiştiğine kadar. Muhabbeti güzel de elleri benim ağzımın içinde, bir yandan fışkıran serpintili su yüzümde, uyuşuk dilim, ağzım ben sana nasıl cevap vereyim...O arada kendisi  tatlı tatlı her şeyi konuşuyor. Zamane çocukların sağlıksız şeyler yediği için dişleri berbat haldeymiş, gencecik çocuklar neredeyse takma dişle geziyormuş. Bu gibi konulara da değindik.
 Kendisinden önce girdiğim diş taşı temizletme işinden yarım saate kolayca sessizce çıkan ben, muhabbet karşısında şaşkın ama memnun da kaldım. Bir de cama dönük yatar vaziyetteyim, duvar tamamen camdı .Karşıda da çok güzel bir çınar ağacı, bulutlar, gökyüzü ve bol muhabbet...
Yani bir daha dolgu için kesinlikle kendisini tercih edeceğim. Ama yine de ağzımın yamulması hoş değildi . Çıkarken maske verdi ''tak bunu ''diye. İki üç saat sürdü ağzımın düzelmesi. İğnesiz dayanabilir miydim? Bilmiyorum.
Yazım vesilesi ile saygılar bu meslek erbabına da..

Not; Bu güzel ürün resmi de ne alaka derseniz. Kararsızlığıma verin aslında yazı konusu kendisi olacakken dişlerime geçtik.  Geçenlerde Ekmekçi Kız'dan tarifini aldığım, mısır unlu ekmeği  pişirdim. Çok lezzetli oldu. Kırmızı biber de vardı ilave olarak onu da kattım içine. Dişim hassastı yapılan işlemlerden, ben yiyemedim ama evdeki beyler silip süpürdü. Sağolasın Ekmekçi Kız..

kısa kısa..

🎕Eylül ayı geldi , yapraklar sararmaya başladı.  
Bir miskinlik var üzerimde. Bunu kırmam lazımdı. 
Biraz arabayla dışarıya çıktım. Yolda önümüze Müslüm Gürses çıktı. ''insanlar sahte olduktan sonra , biz gerçekleri yazsak ne yazar.'' diyor rahmetli.
Bu ara özellikle siyasette insanların nasıl da sahte olduklarını gördükçe ,umutsuzluk katsayım artıyor. 
Kuşa , buluta, ağaca ,börtü böceğe veriyorum dikkatimi. 
Tuzla sahil
Hele o masmavi deniz yok mu? Üzerinde beyaz köpükler ve beyaz martılar..
İyi ki var.. Sahilde denize bakmak , öyle uzaklara uzaklara  öyle rahatlatıyor ki.

 🎦Hazır açılışı yapmışken ikinci bir sinema keyfi yapalım dedik. Bizim çevredeki sinemaların tamamı kapanıp pandemiden sonra yeni bir AVM'de yeni sinemalar açıldı. Biz buraya da ilk kez gittik. Kat kat sinema da oluyormuş. Bizim salon 3.kattaydı. Küçücük bir salon ve biz sadece dört kişi ile evde film izler gibi film izledik. Güzel de oldu. Film neydi onu da belirteyim ;OAK CADDESİ'NİN SONU . 
Anne Hathaway ve Ewan McGroger başrolde, bir gerilim ve korku filmi. Vasat bir yapım. Hatta Netflix'te Son Ev isimli bir film  seyretmiştik, neredeyse onun benzeri . Bir ev ve bir sokakta geçen bir film. İdare ettik . Geçen sefer soğuk sinema salonu tecrübesi ile tedbirli gitmiştik ama salon ısı ayarı gayet iyiydi.

✍Bloglarla ilgili de okuma listesi hiç güncellenmez oldu , okuyamıyorum komşu blogları , nedendir ki? Başka yerlerde yazmak için bakındım. Substack var , word press var. Ama wordpres çok karışık geldi, substack daha pratik ama bilemedim. Bloggera çok alışmışım galiba..
Okuma listene düştüysem ,ne mutlu..

Eylül ''Ay''ı

 


  Bu sabah masmavi gökyüzünde parlak, saydam bir ışıltı göz kırptı bana. Mavi gökyüzünde bir tarafta güneş doğmuş yükseliyor, bir tarafta ay bana bakıyor. Harika görünüyor. Küçülen ama hala şişkin bembeyaz bir ay. Güneşten  ışığını almaya devam ediyor. Sanki sabah olduğunu fark etmemiş gibi. Belki de güneşle birlikte bugün mavi göğü süslemek istiyor. Çok güzel çok.. 

Gözümü alamadığımı fark etmiş midir?. Çünkü bakışıyor gibiyiz ,o kadar karşımda ki. Bana ışığı isim olmuş. Çocukken bazen gece yolculuklarında otobüs pencerelerinden izlerdim, sanki benimle birlikte o da gelirdi. Ay özel, ay güzel, ay da bir mucize değil mi? Olağan gelen ,alışık olduğumuz pek çok mucize gibi. Bu sabahın ilhamı oldu. 

Bu sabah başka bir güzellikte, saksıdaki japon gülümün iki çiçek birden açmasıydı. Yapmaz böyle şeyler normalde. Bu sabah eylül karşılaması olarak iki kırmızı gülünü açıvermiş. 


Eylül ayına böylece hoş geldin demeli. Blog başlığımı da değiştirdim. O da güzel oldu. 

Güzel oldu bu sabah.

Bazen Kolay

 

İki gündür Kartal'da deprem konusu var. 3.2 olanı duydum. Koltukta oturmuş Oasis adlı diziyi izliyordum. Bölüm başlangıcını yapan ses , tatil köyünde yaşanan olayın ani gelen bir depremin etkisi yarattığı şeklinde bir girizgah yapıyordu ki  oturduğum yere alttan bir yumruk vurdu sanki. İşaret fenaydı. Hemen etrafta sallanabilecek şeylere baktım. Avizeye, çiçeklerin yapraklarına, sürahideki suya. Hiç bir şey kıpırdamamıştı. Sonra haberleri açtım, yok. Telefona baktım, yok. Bir süre sonra X'de paylaşımlar başladı. neyse en büyüğü bu olsun. Ama bu sıralar dünya çok şiddetli sarsılıyor. Bu İstanbul'da deprem korkusunu da tetikliyor. Zaten Kartal şu an öyle bir dönüşümde ki her yer yıkılma-yapılma aşamasında. Güzel de kaçabilecek, deprem anında çıkabilecek hiç mi hiç boş yer kalmadı. Sonumuz hayrola..

Ağustosun yarısı yaz, yarısı kış  denir ama hala yaz kısmındayız. Güzel , sarı bir sıcak var. Kardeşimin doğum günüydü. İkimizde yazın en sıcağında doğmuşuz. Temmuz sonu ,ağustos ortası. Benim çocuklar Haziran doğumlu, yeğenim Eylül. Biz böyle hazirandan başlayıp eylül başına uzanan bir yaz ailesiyiz. Kardeşimle aramda on yaş var. Onun da benimde özel hayatlarımız biraz çalkantılı başlamıştı. Sonra rayına girdik. Eh , arslan burçları anlaşması zor burçlardır🦁 Kardeşim herkesin kurduğu büyük şehirden kaçıp, Ege kasabasına yerleşme hayalini gerçekleştirdi:) Onun ki biraz mecburiyetten de olsa hayal gerçekleşti. Güzel bir pansiyonu var. İşleri hep rast gitsin isterim, gülenyüzü de hep gülsün. 

Sabah sabah oturmuş  bunları yazarken, ekrana yansıyan yüzüm, alt kattaki genç babanın çocuğuna söylediği şarkı, çocuğun kahkahaları altında gülümsedi. Anne işe gidiyor baba evden çalıştığı için çocuk genelde onda. Şimdi yaz ayları camlar açık komşu sesleri birbirine karışıyor. Mutlu genç bir aileye komşu olduğumuz için bizde mutluyuz. Seven ,sayan ailenin çocukları da mutlu büyüyor, ne güzel.🧿 ''Dalda bir elmayım💃💃. Olgunlaştım sanmayın''  şarkısı beni güldürdü. 

Mutlu olmak bu kadar kolay mı? bazen kolay..

Karışık..

 Dün kısa bir video düştü önüme. Özlem Gürses artık sosyal mecralarda alkollü içecek resmi paylaşmanın ceza sebebi olduğunu anlatıyordu. Daha önce de içki resmi paylaşanlara baya yüksek miktarda para cezası geldiği, haber olmuştu. Tabi bu olay,  alkolün markası görünürse, tanıtım ya da özendirme içeriyorsa gerçekleşiyormuş. Ama bunu kim, neye göre tespit edecek, her paylaşıma ceza gelmeyeceğinin garantisi var mı? Markası görünmeyince özendirici olmuyor mu? Dizilerde ,filmlerde blurlanmış bardaklarlara,şişelere alışmıştık. Ya da 'fermente üzüm suyu' gibi tabirlere. Şimdi belki her yerde flu görüntüler ve yeni tabirlerle karşılaşacağız. her şey halkımızın iyiliği, sağlığı için..

****

Yıllardır kullandığım düdüklü tenceremin yenilenme vakti geldi. Onu  emekliye ayırıp yazlığa götüreceğim, biraz da orada pişirsin. Yerine yine aynı markanın düdüklüsünü aldım. Alman malı bu düdüklü tencerenin üzerine başka tencere tanımam. Fiyatı indirime girmişti online mağazada. Reel de kasada yüzde 10 indirim daha yapıldı. Neredeyse kızıma 3 yıl önce aldığım fiyata yakın bir fiyata aldım. Denk geldi. 

****

Sevgili eşimin arkadaşından duyduğu bir Bafra Pidecisi varmış , dışarı çıkmışken aklıma geldi. Hadi oraya gidip bir pide yiyelim ,dedim. Rahmetli kayınpeder bizi Sarıyer'de bir Bafra pidecisine götürürdü, güzel yaparlardı. Burası da iyiymiş dediler, bakalım dedik. Gittik ki  yerinde yok, dükkan taşınmış!Koca bir 'Kiralık' levhası asılı. Bakındığımızı gören yoldan geçen bir bey ''Hemen şu karşı eczaneyi dönün o caddeye taşındı.'' dedi. Gelmişiz buraya kadar ,yürüyüverdik tarif ettiği yere doğru. Kolay yerdeymiş yine. Çok şık ,nezih bir pide salonuymuş. Yeni ve modern döşeli. Kapıda karşılayan robot servis elemanı bile var . Oturduk güzel bir masaya,iki Bafra pidesi ve ayran söyledik. Boğazda yediklerimizden daha iyiydi. Üzerine çay da ikram:)  Düdüklü tencere alışverişi üzerine iyi geldi...



Bugünlük..

 Yıllar sonra, başlayıp yarım bıraktığım, ''Suç ve Ceza'' yı bitirdim. Hem de su gibi aktı, çabuk okudum. Klasiklerin yeri, bir başka bende. 

Suç ve Ceza

Havalar o kadar sıcak , sıcak da değil boğucu, rutubetli, yapış yapış ve puslu olduğundan en iyisi bunu düşündürmeyecek şeyler yapmak. Kitap bunu bir nebze sağladı. Televizyon programlarında hiç bir şey yok. Sadece  bunaltan, umutsuzluk veren hatta üzüp can sıkan siyaset haberleri, olayları. Adaletsizlik, kandırmaca almış başını gitmiş. Yok artık toparlanmaz, zor çok zor. Biz kendi işimize bakalım, ne halleri varsa görsünler..

Benim yerli diziler henüz sezonu açmadığından, yine dijital platform dizilerine devam ediyorum. Gerçi yaz dizileri var TV'de .İçlerinden sadece Muhtemel Aşk ilgim dahilinde. Ayça Ayşin Turan ve Ekin Koç ikilisini birbirine yakıştırıyorum. Ama o kadar gereksiz ve uzatılmış sahneler var ki yani sadece fragmanlardan takip etmek istiyorum diziyi. Ne olacaksa son on beş dakikaya sığdırıyorlar, gerisi boş.

Evde ,beyimin beli tutuldu, kaç gündür sıkıntı içinde, evlat klima çarpmasına maruz kalmış, ateşlendi, işe gidemedi. Velhasıl haftaya iyi başlamadık. Ama tabii ki her şeye olduğu gibi buna da şükür diyoruz. 


Bugünlerde..

 Bugünlerde evdeki fırfırların eşliğinde bol bol dizi seyrediyorum. Önce  The Lincoln Lawyer izledim. Bir avukatın maceralarını konu edinmiş. (Bu dizi bana çocukluğumun Petroçelli'sini hatırlatmış olabilir.)

Onun son sezonunu bitirip ,yeni sezonu merakla beklerken ,Küçük Ev dizisine geçtim. Tabii ki o da çocukluğumun efsanevi dizisi. Tek kanallı TV zamanlarında severek izliyorduk. Küçük Ev dizisi beni çocukluğuma da götürdü doğrusu. 

Şimdi diziler sabun köpüğü gibi, unutuluyor. Ama çocukluk ve gençlik döneminde izlediğimiz dizi ve filmlerin çoğu aklımızda. Şimdi onların tekrarları çekiliyor. Yeni versiyonları, zamanımız ruhu ve oyuncuları, dekorları ile yeniden, yeni nesil için izlemeye sunuluyor. Kıyas yapmadan seyrettim, hoşuma gitti.


Böyle yumuşak konulu bir diziden sonra MobLand' ın kaotik dünyasına kaptırdık gidiyoruz, 4.bölüme gelmişiz bile.
**

Dün Kartal'a gittim, terliklerimi lostradan almaya. Minibüsle gideyim dedim, Minibüsten inince lostra hemen yakında, trenle gitsem baya yürümem gerek hava çok nemli bugünlerde , çekilir gibi değil. Minibüse bindim, hazırladığım kırk lirayı uzattım ''43 oldu abla.'' dedi. İndi bindi 39.- TL idi 43.- TL olmuş. Zamlanmış yine en kötüsü de küsuratlı olması . Hiç de bozuğum yok ''Canın sağ olsun abla.'' dedi şoför.  Minibüsten inip lostraya geldim. Terlikler bilindik iyi bir markanın , geçen yaz aldık bu yaz kenarı açıldı. Daha yeni ve severek giyiyordum. Fiyatları oldukça artmış bari tamir ettirelim, dedik. Dönem böyle artık. Lostradaki genç; ''Yapıştırırız abla, hatta dikeriz bile açılmasın diye.'' demişti, gayet de güzel yapmış , sahilde deniz kenarında gayet güzel idare eder artık. Kışlık spor ayakkabıları da bakıma götürmeye karar verdim, her tür ayakkabıyı yapıyorlarmış.
Dönüşte trene yürüdüm. Baştan başa çarşıyı da gezmiş oldum. Marmaray da vagonlar yine buz gibiydi.


 

Sinemalar Değişmiş

 Dün, yıllar sonra ilk defa sinemaya gittik.

En son pandemiden önce gitmiştik ve hangi filmi izlediğimizi hatırlamıyorum bile. Bizim sık gittiğimiz AVM'deki sinema salonları da kapanmıştı o dönem. Sinemada daha çok etkileyici görsel sahneleri, şaşalı müzikleri ile insanı içine çeken filmleri izlemeyi seviyorum. Sinema salonlarındaki bu deneyimi ilk Reks Sinemasında  Stargate filmiyle yaşamıştım. Sonrasında  İnception , İnterstellar özellikle çok beğenerek izlediğimiz filmlerindendi. Keza Avatar da öyle. The Odyssey filminin de bizim için böyle bir deneyim olacağını düşündük.  

Filmin konusu ,Homeros'un Odysseia destanından uyarlanmış. Truva savaşının ardından yıllarca evine dönemeyen İthaka Kralı  Odysseus'u Matt Damon canlandırıyor. Yirmi yıl onu bekleyen, sadık eşi Penelope rolünde Anne Hathaway, oğulları Telemakhos'u ise Tom Holland oynamış. Charlize Theron ,Robert Pattinson ve Zendaya'da oyuncu kadrosuna dahil. Uzun zaman sonra bu kadar ünlü artisti bir filmde izlemek güzeldi tabii ki. Ama bana göre film sinemada izlenmesi şart olan yapımlardan değildi. Fazla gürültülü ve aksiyon dozu oldukça yüksekti. 

Salon ise tıklım tıklımdı. Her yaştan izleyici, günün ortası olmasına rağmen  The Odyssey filmin izlemek için gelmişti. Kampanyalı satışın etkisiyle herkesin elinde kocaman kovalarda mısırlar ve buzlu içecekler vardı.. Lakin film başlayınca içerisi öyle bir soğudu ki sanırım kimse o buzlu içecekleri içemedi. Ben şal almıştım yanıma eşimle ona sarınıp oturduk. Arka sıradakiler , ''film arasında Avm' ye inip hırka mı alsak?'' diye konuşuyorlardı.

 Bu arada bilet fiyatları çok artmış. Neyse ki film üç saat ve soluksuz izleniyor. Ederi var yani filmin.

Bir de dikkatimi çeken şey sinema kültürünün değişmiş olması(mısır hariç) Artık öyle sinema salonu görevlileri falan da yok internetten biletini aldın mı? Aldın. tamam salona git ve yerine otur. Hani bir zamanlar, biletleri kontrol eden , yer gösteren, film başlayınca kapıları kapatan, arada bir şeyler satan insanlar yok. O hareketlilik yerini seyircilerin gürültüsüne bırakmış.

Sadece filmler değil, sinemalar da değişmiş. belki de en çok değişen, bizim onlardan beklentimiz olmuş..

/Aşağıdaki resim, şimdi kapalı olan sinema salonundan , seyirci bir dönem baya azalmıştı yine böyle fiyatlar yüksek falan diye. Hepi topu bir kaç kişi ile film izlemiştik.2019 yılı sanırım:) /



orkideler..

Orkide

 Bugün doğum günümde sevgili beyimin aldığı orkideleri ayırıp, iki ayrı saksıya aldım. Çünkü orkidelere su verme işini duşlama ile yapıyorum. Yani plastik saksını musluğun altına tutup sonra seramik saksıya alıyorum. Gelen çiçeği tek ,ağır seramik bir saksıya koymuşlar. Üstelik aralarını sıkı sıkı yeşil sahte çimlerle doldurmuşlar. Güzel, ama o şekilde sulamak mümkün değil. Hemen arada bir  yaprak sarardı. 
Acil durum ilan ettim.
Orkide bakımı

Şimdi, daha rahatlar. Ayrı ayrı ama yan yana..

İnsan Kötüye Alışmamalı

 Yangınlar yine ciğerimizi dağlamaya başladı. Yurdun Ege ve Akdeniz bölgeleri her yaz yangınlara teslim oluyor. Yanan sadece ağaçlar değil; koca bir tabiat , evler, ekinler tüm emekler yanıyor. En acısı da canlar gidiyor.

 Yıllar öncesinde de her yaz bu kadar geniş alanlarda, bu kadar sık yangın olur muydu? Hatırlamadım. Belki iletişim bu kadar yaygın olmadığından haberimiz olmuyordu, belki de bu kadar kalabalıklaşıp, tabiatın hakkına  bu kadar girmemiştik. Şimdi köylere yerleşmekten , orman içlerine ev yapmaya, piknik alanlarının çoğaltmaktan tabiatın  her köşesine iz bırakmaya kadar, insanın olduğu her yerde yangın riski de artıyor sanırım.  

Dün yazları Altınoluk'ta oturan kapı komşularımızı aradık . Evlerinin çok yakınına gelmiş yangın. Jandarma evleri tedbiren boşaltmış, helikopterler evlerin üzerlerine bile su boşaltılmış. Elektrikleri kesikmiş. Akçay'da bir arkadaşlarına gitmişler.'' İlk gece sahilde arabada kaldık.'' dedi. Şimdilik sönmüş yangın, çok üzücü, korkutucu. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. 

Yangınların üzüntüsü, deprem korkusu, siyasi çalkantılar  hele ki hayat pahalılığı , memlekette her sabaha mutsuz , huzursuz uyanmamızın baş nedeni.'' Hiç haber okumayayım'' desek de bir yerde karşımıza moralimizi bozacak olumsuz bir şey çıkıyor. 

Mesela dün ,Masterchef yarışmacısı henüz 37 yaşındaki Eren Kaşıkçı vefat etti haberini telefonu açar açmaz gördüm. Allah rahmet eylesin. Böylesine genç yaşta ölüm haberi sarsıyor. Ona şaşırıp üzülürken/ki hayat bu, ölüm de var ,niye şaşırıyorsam/ haberlerde baktık Erdal Beşikçioğlu'da gözaltına alınmış. Bak buna şaşırmadık.Bu haber son bir kaç yılın rutini, şaşırma duygumuz burada körelmiş halde. Toplumda belirgin bir tedirginlik hissi var. Bakın sevgili okuyucu, ben bile bir cümle yazarken durup düşünüyor, bazen yazdığımı silip yeniden kuruyorum.

 Oof of! Ne günlerden geçiyoruz ve  nasıl kanıksamış yaşıyoruz. Belki de en üzücü olan da bu alışmak. Oysa insan, kötüye alışmamalı.



Yeni Bir 29 Temmuz..

  

Fala inanma, falsız kalma ,demişler.
Bu umut dolu kahve yanı kurabiye fallarımın sonuçlarını bekliyorum, hadi bakalım. 
Doğrudur, bu kafede sırf bu kurabiyeler için kahve içmeye bayılıyorum. 

A bir de unutmadan söyleyeyim sevgili okuyucu;  bugün benim doğum günüm..
Ne çabuk geldi yine yeni bir 29 temmuz..
Üstelik bu yıl 29 Temmuz, Dolunaya denk gelmesin mi? 
gelsin..😊
 Babam pencereden görünen dolunaydan esinlenip vermiş ismimi. Şimdi tekrar bir doğum günüm ve tekrar yeni bir dolunay ve onun yansıyan ışıkları.. 
Yine buradayız..

Ayvalık'ta Gece Başka Güzel..

 Bu yaz ,Ayvalık gecelerini yaşamak bir başka güzeldi. Önceki gelişlerimizde daha çok Cunda tarafına geçerdik. Bu kez ise Ayvalık'ta sokak aralarında, deniz kenarlarında çok güzel mekanlar keşfettik. Kalabalık ama keşmekeş değil, neşeli ama taşkın da değil. Tam kararında bir yaz hareketliliği vardı.

Aslında gece hayatı pek bize hitap etmez. Fakat bu kez hoş bir sürpriz yaşadık. Kızım üç günlüğüne yanımıza geldi. Tatili bir gündü , iki günde evden çalışma yapınca hem ona hem bize şahane bir kaçamak oldu.

''Zeytin Ağacı'' dizisinde gördüğümüz deniz kenarındaki meyhaneye gidelim dedik. Deniz kenarında demek haksızlık olur, sanki denizin içindeymiş gibiydi masalar. Sahibi de kardeşimin arkadaşıymış, o da geldi nefis bir akşam geçirdik. 

Güzel sesli  piyanist bey nostaljik şarkılar çaldı, arada söyledi de. Kendisine eşlik eden kadın şarkıcı repertuarı da fena değildi. Tabi gecenin ilerleyen saatlerinde ortam klasik '' vur patlasın çal oynasın'' havasına döndü.:)  Bu gibi ortamlarda en çok hoşuma giden şey önce mesafeli duran insanların , saatler ilerledikçe kaynaşması, hep birlikte şarkılar söyleyip, dans etmesi. Bir kaç saat önce birbirini tanımayan insanların gecenin sonunda aynı şarkılara birlikte eşlik etmesi. Bu bana hep çok sıcak gelir. 

Kızımla şahane bir gece geçirdik. Çıktığımızda İstanbul'daki gibi taksi zor bulunur diye düşünen yavrum, internetten bir taksi durağını aradı. ''Beş dakikaya geliyor abla'' demişler. 

Yol kenarında beklerken baktık hiç taksi sıkıntısı yok, biri gidiyor, biri geliyor. Hatta bir iki tanesi durdu, ''Bizim çağırdığımız taksi mi'' diye düşündük ama değilmiş.''Sizinle gidelim o zaman '' dedik. Şoförler ise,''Olmaz,siz bir taksi çağırmışsınız,ayıp olur arkadaşa gelir şimdi,'' diye bizi almadılar.

Tam ''keşke aramasaydık'' diye söylenirken bizim taksici çıkageldi. Meğer o akşam Ebru Yaşar konseri varmış, onun için yoğunmuş taksi trafiği.  Biz de o gece Ayvalık'ın neden yaz akşamları bu kadar sevildiğini bir kez daha anladık. Sadece denizi ya da mezeleri değil; insanı, müziği ve o kendine özgü sıcaklığı da insanın aklında kalıyor.






Ayvalık Gün Batımı


Şehir Susmayınca

 

Sıcaklar başlayınca açılan tüm pencerelerden içeriye, çevredeki dönüşümün yıkım sesleri  doluyor. Kimi binayı yıkıyorlar, yıktıklarının temelini kazıyorlar, koca kamyonlar daracık sokaklardan hafriyat çıkarıyor. Kimine beton mikserleri gelmiş beton döküyor. Bir hengame içinde.Kartal uzun yıllardır görmediğimiz, toptan bir dönüşüme girdi. Yıkılanların yerine yapılanlar, on beş -yirmi kattan aşağı değil. Nasıl yaşanacak, bilmiyorum. Bu arada yeni inşaatlardan birisinin okul olduğunu öğrenince çok  mutlu oldum. Hem de teşkilatı sağlam, ana okulu, ilk orta lise bir arada kampüs tarzı olacakmış.hadi bakalım. Çocuklarım büyüdü ama etraftaki bunca yapılaşma karşısında, hiç yeni okul yapılmamasına üzülüyordum doğrusu. Nihayet bu eksikliği görmüşler. Amaa , ama İstanbul bunaltıyor.

***

Sonra bizde hadi Ayvalık'a gidelim dedik.

Ayvalık
Ayvalık 

***

Geleli bugün tam bir hafta oldu. Deniz güzel, hava sıcak, etraf sessiz. Sadece kumruların hiç bıkmadan yorulmadan guguuk ,guguuk.. ötüşleri, ağustos böceklerinin çaldığı sazlar ve denizden gelen çocuk sesleri bu sessizliği bozuyor.

Ağustos böceklerine kim tembel diyebilir ki? Hiç durmadan cırıldıyorlar. 

Temmuz Akşamları ve Dip Dibe İstanbul.

Kartal'da akşam

 Temmuz ayı geldi. Havalar sıcak tabii ki. Akşam kendimizi dışarı atalım biraz dedik.Aman, ne kalabalıktı sahil, anlatılmaz, görülür.

Ben genelde gündüz dışarda olmayı seviyorum, gece insanı değilim. Ama sıcaklar bastırıp TV'de diziler de bitince, akşamları dışarı çıkıp yürüyüş yapmak iyi olur gibi geldi. Ne var ki sadece sahil bandı değil tüm kafe ve restoranlar tıklım tıklımdı.

 Yine İstanbul'un ne kadar kalabalıklaştığı üzerine konuşa konuşa her zamanki çay bahçemize gidip oturduk. Burası nispeten sakindi, boş masa vardı en azından. İnsanlar artık çayını termosa koyuyor, alıyor rejisör koltuğunu da atıyor kendini çimlere. Ya da işte ne içecekse, onu ve eşlikçilerini alıyor çevre marketlerden yine sahil kenarına konuşlanıyor. 

Ben çocukluğumdan beri sevmem piknik ya da çimde çimende oturma işini. Biraz konforuma düşkünümdür. Çay bahçesinde oturur, çayımı kahvemi içer kalkarım. Öyle uzun uzadıya oturamam piknikteyim diye. Bunlar keyfe keder şeyler tabi Ahali için seçenek çok, isteyen istediği gibi yapsın. Ama artık çok kalabalık ya hu! Dip dibe.

Ben mesela restoranlarda yan masa ile neredeyse mecburen biraraya gelmişsiniz gibi oturtulan düzenleri de sevmiyorum. Yanındaki ne konuşsa senin masanda ,sen ne konuşsan onun masasında. Duyulmaması mümkün değil. Ama artık çok kalabalık ya hu!. Mecbur tıkıştırıyorlar, adına da yeni konsept diyorlar.Herkes memnun ayrılıyor.  

Neyse ki akşam bile manzara çok güzel. 

Sıra Numarası Yanana Kadar

 İnsanların artık ne kadar rahat davranıp bunu giyim kuşamları ile de belli etmelerine hala şaşırıyorum. Sanırım bizim kuşak insanları fazla disiplinli yetişmişiz. 

Dün hastanede sıramızın gelmesini beklerken bankoya yakın bir koltukta oturuyorduk.Ben de tabii ki  gelen geçen insanları  incelemeden duramıyorum. Hava sıcak dolayısıyla gençlerin çoğu şort ve tişörtle gelmiş. Ayakta olması gereken ayakkabıların yerinde genelde terlik hatta bir tanesi parmak arası terlik giymişti. Bir an ''Sahil kenarında mıyız, hastane bekleme salonunda mı?'' diye düşündüm.. Zaten bu kadar ince giyinmek çin ortam çok fazla klimalı, üzerime hırka versen giyerim ,o kadar soğuk. Sanırsınız Avrupa'ya nispet yapıyoruz. Son günlerde haberlerde sürekli ''Avrupa kavruluyor,40 dereceleri gördüler,klimaları da pek yok.'' deniyor ya..Biz de bunun tam tersini savunuyoruz,içerisi resmen bu gibi.

Sonra kıyafetleri sorgulamaktan vazgeçtim. Herkes kendini nasıl rahat hissediyorsa öyle giyinsin. Yaşadığımız dönemin genel mottosu da bu galiba. Bizim çocukluğumuzda öğretilen ''Şurada şöyle giyinilir, burada böyle giyinilmez.'' diyen kurallar artık genel olarak geride kaldı..

Bize sıra ne zaman gelecek diye öflerken, bebekli genç bir çift geldi. İşlem yaptırıyorlar, sessiz sakin. Diğer bankoda işlem yaptıran başka bir  kadın bebeği farketti;

 ''Aman da ne kadar güzel bebek, ne kadar küçük ,ne zaman doğdu?'' diye sıraladı.

 Anne de gururla ''Bugün 30 gün oldu'' 

''Artık aylık olmuş'' diye karşılık verdi diğer kadın. O sırada köşede bekleyen 10 yaşlarındaki oğluna seslendi;

''Oğlum gel bak burada bebek var , gel gel bak ne kadar küçük,sen bu kadar küçük bebek ilk kez göreceksin''  Bu cümleyi duyunca şaşırdım. Çocuk merakla biraz da çekinerek yanaştı. Annesi ise usulca kendine çektiği bebeğini korumaya aldı. Diğeri açıklama yapmaya çalıştı;

''Benim oğlum hiç böyle küçük bebek görmedi de. Yok yakın çevremizde.'' 

Neyse ki baba işlemleri bitirdi de uzaklaştılar bebeklerini alıp. Değişik bir durumdu. İnsanların birbirlerinin hayatına,hiç tanımadıkları halde ne kadar kolay dahil olabildiğini bir kez daha düşündüm.

Sonunda hemşire beyimin adını seslendi, sıramız geldi, doktora girdik. Bizim bey omuzunu incitti, onun için geldik. Çok sıkıntılı bir durum yokmuş neyse ki. günün güzel haberi ile reçetemizi alıp evin yolunu tuttuk.

Doğu Anadolu'dan Dönerken

 Sevgili okuyucu bir haftalığına gittiğim Doğu Anadolu gezisinden, yazmak istediğim bir çok şey oldu..

Memleketimin taşını toprağını çok seven bir insanım. Her karışını gezip görmek istiyorum. Ve çoğu gezgin gibi gittiğim yerlerde ''Ah!keşke burada yaşasam'' diyorum. Bunu hissetiğim çok oldu. Van'da bunlardan biriydi.  Lakin kış aylarının ne kadar uzun olduğunu , karlı,buzlu ,soğuk hallerini düşününce bu isteğim köreldi. Yine de Van güzel ve yaşanılası bir şehir.Hemen her imkan erişilebilir durumda, üstelik hayat pahalılığı henüz buralara uğramamış. Hala bir bardak çayı 20 -25 TL ya içebiliyorlar. Hatta lokantalarda hala ikram olarak veriliyor. İstanbul'da bunlar artık nostalji oldu. Hani Yunanistan'a gidip ''şöyle ucuz yiyoruz, böyle ucuz içiyoruz'' diyenlere tavsiyem; bir de Doğu Anadolu 'da yiyip içmeleri. Aynı ülke içinde fiyat, lezzet ve porsiyon açısından ne kadar büyük farklar olduğunu görecekler.Hem de euro harcamadan, kendi paramızla. 

Evet, geziler çok güzel anılar kazandırıyor. Tat, koku, duygu,  düşünce dünyamız genişliyor. Unuttuğumuzu düşünsek de bir gün bir yerde bir tanesi önümüze düşüp bizi mutlu ediyor. Gezmek güzel. 

Tuzluca tuz terapi merkezi
Son olarak da size Tuzluca Tuz mağarasından bahsetmek ve resimlerini paylaşmak istedim. Iğdır'da milyonlarca yıl önce oluşmuş ve Türkiye'nin 100 yıllık ihtiyacının karşılamaya yetecek büyüklükte bir tuz rezervini barındıran mağara var;Tuzluca . Tuz mağarası günümüzde sağlık ve turizm açısından da hizmet vermekte.
Girişi böyle ,tepelerde ve yamaçlarda görülen beyazlar tuz. Dışarısı sıcak olsa da içerisi çok serin. Klimalı ortamlar gibi.
Iğdır
Çok büyük galeriler açılmış, devasa boyutta. Aralarda oturma yerleri yapılmış. Işıklandırma ve hafif çalınan müzik mağarayı ilginç kılıyor .Başka bir gezegen gibi.
kaya tuzu faydaları

Mağaranın dışında tuz ve ürünlerini alabileceğiniz satış veri , temiz bir kafeterya var. Mağaraya giriş ücrete tabi.

Ve bir gezinin da sonuna geldik. Gittiğimizde Erzurum havaalanına ,heybetli Palandöken dağları manzarasına karşı inmiştik.

Erzurum Havaalanı
Dönerken ise Van Gölü kıyısında kurulan Ferit Melen Havaalanından binerek güzel bir uçuşla İstanbul'a geldik. İkisinde de şansımıza yeni uçaklardı.Gayet güzel uçtuk (Ferit Melen Türkiye Cumhuriyeti 14.Başbakanı ve Van'lı.)
Van

Doğu Anadolu'yu karlı dağları, yemyeşil ovaları ,samimi insanları ile yeniden tanımak ülkemizin ne kadar güzel ,insanımızın ne kadar şanslı olduğunu hatırlamak iyi geldi.


Bitlis'te İki Mucize; Ahlat Selçuklu Mezarlığı ve Nemrut Krater Gölü

 Bugünlük size Doğu Anadolu gezimizin en etkileyici iki durağından bahsedeceğim. 




İlk durağımız, Van Gölü kıyısında geniş bir alana yayılmış Ahlat Şelçuklu Mezarlığı. Bitlis'e bağlı Ahlat ilçesinde bulunan ve yaklaşık 210 dönümlük bir alanı kaplayan bu tarihi mezarlık , 8 binden fazla mezar taşıyla dünyanın en büyük Türk-İslam mezarlıklarından biri kabul ediliyor. 

Mezarlıkta anıt mezarlar, şahideli  şahidesiz sanduka tipi mezarlar yer alıyor.Yüzyıllar boyunca farklı sosyal statüye ,ekonomik güce ve dönemin geleneklerine göre yapılmış binlerce mezar taşı adeta bir açık hava müzesi görünümünde.Özellikle mezar taşlarındaki taş işçiliği ve oymalar hayranlık uyandırıyor. Üzerindeki kitabeler ve süslemeler dönemin yaşamı hakkında önemli bilgiler veriyor. 2010 yılından sonra başlayan restorasyon ve araştırma çalışmaları sayesinde bir çok mezar taşı temizlenmiş, yazıları okunmaya ve kayıt altına alınmaya başlanılmış. Mezarlığın en dikkat çekici özelliği alışılmışın çok üzerindeki yükseklikteki mezar taşları ve üzerindeki ince taş işçiliği. 



Ilık göl ve Serin göl

Bir diğer durağımız doğa harikası Nemrut Dağı Krater gölü oldu. Bitlis ili sınırları içerisinde Tatvan'da bulunan Nemrut dağı 2250 m. yükseklikte dünyanın en büyük ikinci krater gölüne ev sahipliği yapıyor.Tatvan'dan minibüslerle çıktığımız yol oldukça meşakkatliydi. Virajlı ve çok bozuk yollardan ilerledikten sonra ilk olarak Ilıkgöl'e ulaştık. Adından da anlaşılacağı üzere suyu ılık olan bu göl, yeşile çalan rengiyla harika bir görüntü sunuyordu. Biraz daha ilerde ise SoğukGöl bulunyor. Mavi renk tonuyla dikkat çeken bu gölün suyu oldukça serin.

Binlerce yıl önce meydana gelen volkanik patlamalar sonucu oluşan bu krater gölleri , çevrelerinde vahşi doğa, yemyeşil bitki örtüsü ve sessizliğiyle ziyaretçilerine unutulmaz manzaralar sunuyor. Doğa hayranları için Nemrut krateri mutlaka görülmesi gereken yerlerden..  

Akdamar'ın Hüznü,Van'ın Güzelliği

 

Muradiye Şelalesi

Evet güzeller güzeli Van şehri. Medyada gördüklerimden, okuduklarımdan, izlediklerimden dolayı güzel bir şehirle karşılaşacağımızı tahmin etmiştim. Van Gölü/denizi/ sahilinin ve etrafındaki karlı dağların ,yeşil çayırların, küçük köy ve kasabaların muhteşem görüntüsü beni büyüledi. Edremit ilçesi ve kıyıları sanki bir anda Ege'ye götürüyor sizi. 

Şahane kıyı manzaraları eşliğinde Akdamar adasına gideceğimiz Gevaş motor iskelesine gittik. Doldur- boşalt usulu çalışan motorlarla kıyıya oldukça yakın Akdamar Adasına geçtik. 2010 yılında verilen müsaade ile 95 yıl aradan sonra Ermeni Surp Haç kilisesi ayine ve ibadete açıldı.  Ermeni topluluğu her yıl Eylül ayında ayin yapıyormuş. Bu ada ile anlatılan çeşitli hikayeler var. Birinci Dünya Savaşı sırasında ermeni çetelerinin yaptıkları mezalim yöre halkının hafızasında acı bir iz bırakmış olsa da bu kısmı tarihin eski yapraklarında bırakmak en iyisi. Savaşın iyi bir izi olamaz zaten.


Ben size buradaki acıklı aşk hikayesinden bahsedeyim.

Ah! Tamara . Burada yaşayan bir Ermeni Keşişin güzeller güzeli kızı Tamara  müslüman bir gence aşık olmuş Her gece bir  fener yakan Tamara sevgilisinin yüzerek adaya gelmesini sağlıyormuş. Gizlice buluşan aşıkları fark eden keşiş kızını zindana attırmış. Gece oluncada adamlarına adanın çeşitli yerlerinde fenerler yaktırmış. Sevgilisi ile buluşmak için göle giren zavallı  genç, bir o fenere bir bu fenere yüzmekten yorulup ,gölün sularında hayatını kaybetmiş. Ah! Tamara diye diye.. İşte o gün bu gün Ah Tamara olmuş size Akdamar ..Bu da bir aşk hikayesi.


Van Kalesi

Van'lı bir çift kına gecesi çekimleri yapıyordu. 

Van gölünden başka sahilde Van Kalesi ve Eski Van şehrinde restorasyon ve kazı çalışmaları yapılıyor.Eski şehrin surları yeniden aslına uygun yapılmakta. İlerde güzel bir ziyaret yeri olacak. Kalenin hemen yanında, yeni açılan ve bir duvarı tamamen aynalı cam olan(Binaya ayrı bir güzellik katmış karşısındaki kaleyi yansıtıyor) Van Müzesi ,bir yıla yakın bir zamandır kapalı. Atıl durumda. Sebebi açıklanmamış. Yazık. Ziyaret edemedik.

Van Kedisi

Tabii ki Van denilince Van kedisini de unutmamak lazım. Aman ne güzeller. Van Kedi Evini de ziyaret ettik. Van Kalesi yakınında bir yer. Bir de Van Yüzüncüyıl Üniversitesi içerisinde varmış. Bizim ki özel bir evdi. Buradan sahiplendirme de yapılıyormuş. Bu kediler; iki gözü mavi, iki gözü kehribar ve en değişik ,nadir görüleni bir gözü mavi bir gözü kehribar olanı ki biz kendisini Van Akdamar Adasında görüp sevdik:) Kedi evinin sahipleri aynı zamanda Savat Gümüş işçiliği ustalarından.Yan tarafında bu el emeği, değerli el sanatını sürdürüyor ve satış yapıyorlar. Savat, gümüşün üzerine kazınan motiflerin siyah bir alaşım(savat)la doldurulması ile oluşan bir süs sanatı. Çeşitli takılar ve süs eşyaları yapılıyor. 

Van şehir olarak da çok canlı, hareketli ,büyük ve bakımlı bir şehir. Gece geç saatlere kadar cıvıl cıvıl. Bu hareketliliği İranlı turistlere borçlu olduklarını söylüyorlar. Gerçi savaş bu ziyaretleri biraz etkilemiş ama yine de şehir çok canlı  Biz şehir merkezinde güzel bir otelde kaldık. Otele çok yakın güzel bir restoranda Van yemeklerinin /genelde et/ tadına baktık. Lezzetli yemekleri var. Keledoş hep merak ettiğim bir yemekleriydi. İki yerde yedim ,ikinci yediğim açık ara daha lezzetliydi. Ama bu gezinin sonunda söyle bir zeytinyağlı taze fasulye yemeğini özlemedim de değil. 

Ağrı Dağı'nın Gölgesindeki İhtişam:İshak Paşa Sarayı

 

Ve şimdi de heybetli Ağrı Dağı'nın eteklerinde kurulmuş Doğubayazıt'tayız .Dağların arasında kendine bir saray yaptırıp  düşmana korku salarken, kendi sonunu da hazırlayan İshak Paşa'nın ünlü sarayını ziyaret ettik. 

İshakPaşa Sarayı
(Avluda görülen iki küçük kulübe alt katlardaki zindanların havalandırması.Kulübelerin arkasındaki türbenin kime ait olduğu bilinmiyor.)

Osmanlı topraklarına giren İranlı elçilerinin karşılandığı sarayın ihtişamı, gösterişli yapısı ve ince taş işçiliği Padişahın kulağına kadar gitmiş.. Padişah ''Sen kendini benden üstün mü tutuyorsun ,''diyerek İshak Paşa'yı sürgüne göndermiş. Yakınlardaki Pasinler Karakale'de zindana atıldığı da söyleniyor. Sonrası pek bilinmiyor. tabii bunlar rivayet, efsane.

 Gerçek olan sarayın ihtişamı. Ağrı dağı bu civarda her yerden görünmesine rağmen Saray sadece ovayı görüyor. İshakPaşa'nın düşmandan korunmak amacıyla çevredeki tepelere bile surlar yaptırdığı kalıntılarından anlaşılıyor. 

Ovayı gören harem pencereleri..
Duvarlarda kendi ve sarayı için yaptırdığı methiyeler yazılı.

İshakpaşa Sarayını gezmek 65 yaş üzeri ücretsiz, diğer ziyaretçiler Müzekart ile giriş yapabiliyor. Müzekart fiyatı bu yıl 200 TL. Bir yıl boyunca kullanılabiliyor.